![]() |
![]() |
|
|
|
DERMATOLOJİNİN HİKAYESİ
Prof.
Dr. Ahmet MURAT Yıl 1959 yaz başı; Biga'da hanımın memleketi,
pratisyen hekim olarak muayenehane açmışım. Hanım oranın kızı, hanım doktora
özellikle kadınların teveccühü fazla..
İstanbul'da ihtisas imkânı ancak fahri olarak mümkün. Ben yeni evli, evi nasıl
geçindireceğiz. Hazır hanım günde 5-1O hastaya bakıyor. Muayene ücreti 5 TL.iyi
para; ancak biz oranın yabacısı, kasabada 3-5 mütehassıs var. Bir gün şimdi rahmetli olan bir röprezantan, Biga
ziyaretlerinde bana uğruyor. Çapa'dan tanıştığımız bir arkadaş. Fakülteden
haberler arasında "cildiyede yer var" diyor. Zaten her fırsatta İstanbul’a birkaç günlüğüne
değişik vesileler ile kaçıyorum. Bazen Bandırma'dan, askeri hava alanından 4
motorlu, pencere diplerinde teker kişinin oturduğu 10-12 kişilik uçakla, 35 TL
karşılığı uçma lüksünü yaşıyorum. Kalktım Cildiye kliniğine geldim. O zamanlar girişteki klinik koridorlarında pek kimseye
rastlanmazdı. Kapıcı Bayram beni klinik direktörü Ord. Prof. Dr. Cevat Kerim İncedayı'nın
hâlâ Çapa Kliniklerinin en güzel odası olan makamının kapısına getirdi. Kapıda
yüzünü her zaman Fasiyes antonin'ele benzettiğim, hiç güldüğünü görmediğim
Arnavut Hidayet'e bıraktı. Hidayet hocanın düğmesine bastı. Giriniz yazısı
yanınca yanına gitti, biraz sonra çıktı. Beni içeri buyur etti.
Makamda hoca abus bir çehre ile oturuyor. Masa
şimdiki köşede değil, sağ duvardaki iki pencere arasında, uzun kurul masası da
odaya girince, sol duvar boyunca duruyor. Karşısında hazır ol duruyorum. O zamanlar ilişkiler şimdiki gibi demokratik değildi.
Hoca ailevi durumumu soruyor; herkesin özel hayatını kaba çizgileri
araştırırdı. Asistanlık isteğimi pek olumlu bir izlenim vermeden dinliyor.
"Gerekirse sana haber veririz" diyor ve ben çıkıyorum. Kliniğin arkasında bizim üst bahçeden alt bahçeye
inen merdivenlerden aşağı inerken arkadan Hidayet seslendi. "Hoca seni istiyor" dedi. Geri döndüm. Hoca odaya girdiğim zaman elini uzattı
"Öp elimi" dedi. Hoca ne düşünmüş ise beni almaya karar vermiş ve ben
çıktıktan sonra odacıyı arkamdan yollamış. Hidayet beni bahçede bulamadım dese
mesleki hayatım tamamen değişik yönde gelişecekti. Kliniğin girişinde Orhan Yenal hocanın tek odalı
Hidroklimatoloji Enstitüsü mevcuttu. Onun yanında Hastane idare müdürü heybetli
gövdeli bir asker emeklisinin odası bulunuyordu. O zamanlar doçent olan Faruk
Nemlioğlu'nun odası şimdiki allerji odasında idi. Onun yanındaki, senelerdir
üzerindeki tuvaletlerden aşağı suların aktığı oda ise kliniğin kıdemli doçenti
Osman Yemni'nin 60 ihtilaline kadar oturduğu oda idi. Klinikte bir kısmı daima
boş kalan 30 civarında yatak mevcuttu. Üst kat arkaya bakan büyük koğuş,
5.koğuş, Osman Yemni'nin; ön tarafa bakan küçük koğuş, 3. koğuş Faruk Nemlioğlu'nun,
şimdiki asistan odası
kadınların 1. koğuşu ve yanındaki kütüphane, paralı, 2. kadın koğuşu Cevat
Kerim bocanın.
Poliklinik önceleri ön tarafta, direktör odasının
altında, şimdiki PUVA odasında idi. Sonraları arka taraftaki, şimdiki
kayıt-kabul odasında senelerce işlevini sürdürdü. Daha sonra şimdiki yerine
alındı. Haftanın üç günü poliklinik yapılırdı. Pazartesiler en kalabalık gün,
en kıdemsiz hoca Faruk Beyin, çarşambalar büyük hoca Cevat Kerim'in, cuma
günleri ise Osman Yemni hocanın idi. Günde 5-10 kişiden fazla hasta yoktu.
Muayene 50 kuruş idi. Bu kadar ucuz muayene olmaz diye bir liraya benim kliniğe
ilk geldiğim zaman zam yapılmıştı. Klinikte bir tek asistan vardı. 58 mezunu, Sürmene'li
Selahattin Çınar. Müşahedeleri daha çok hocalar kendileri alıyor. Osman Hocanın
kendine has, küçük harflerden oluşan yazısı, Faruk Hocanın okunaklı düzgün
yazısı, Selahattin'in de Faruk Hocanın yazısına benzer yazısı bir zorluk arz
etmiyordu. Benim, benden başkasının zor sökebileceği aceleci yazım söz konusu
olunca artık müşahedelerin daktilo ile yazılması zamanının geldiğine karar
verildi.
Ben kliniğe 59 Haziranında başladım. Benden 3 ay
kadar sonra Oğuz Lav, bir süre sonra Vehbi Dayıoğlu ve daha sonra Hafit
Savaşkan kliniğe asistan olarak geldiler. İşin enteresan tarafı bu 4 arkadaşın
da sınıf arkadaşı olmasıdır. Bu bakımdan klinikteki arkadaşlık havası örnek bir
çalışma zemininin oluşmasında büyük rol oynamıştır. Vehbi'nin bizimle fazla
uyumlu olduğunu söyleyemeyeceğim yapısı, işi daha çok gırgıra alan bizler
arasında fazla bir problem yaratmadı. Keza ilişkilerimizde daha ciddi davranan
Selahattin de bir süre sonra asistan odasında geç saatlere kadar, gürültü,
sigara, poker, sabaha karşı sucuklu yumurta pişirmelerinden şikâyet etmez oldu. Öğle yemeği genellikle hocalar ile beraber asistan
odasında yenirdi. Cevat Kerim Hoca masanın başında, bir yanında Refet ağabey,
öbür tarafta Faruk Hoca, sonra bizler kıdem sırasına göre dizilirdik. Osman
Hoca hastane yemeğini fazla rağbet etmezdi. O zamanlar hastane yemekleri
memleketin bolluk yıllarının göstergesi gibi idi. Her gün haşlama ve kızartma
et, arada bir balık, börek, tatlı vs. Şimdiki sade suya tirit ile kıyaslanmayacak
kadar zengindi. Yurdumuzda ilk sivil tıp fakültesi 1867'de
"Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye-i Şahane" adı ile açılmıştır. Dermatoloji
derslerine farmakolog Nuri Kenan Bey vermektedir. Nuri Kenan Bey 1869'da
Paris'e St. Louis Hastanesi'ne Prof. Hardy'nin yanına gönderilmiştir. Bizde ilk
bağımsız dermatoloji kliniğinin kurucusu l880'de Nuri Kenan Bey'dir. 19. asrın sonlarında orduda frengi yaygın olduğundan
frengi ile mücadelenin elzem olduğu, orduda görevli Von der Goltz Paşa
tarafından II. Abdülhamit'e iletilir. Alman makamlarınca Dr.Ernst von Düring'in
tavsiye edilmesi üzerine Düring 1899'da yurdumuza gelmiş ve "Prof."
titri ile Anadolu'da frengi taramalarına başlamıştır. Düring 1902'de Almanya'ya
geri dönmüştür. Düring'in yanında yetişen Celal Muhtar Paris'te St.Louis Hastanesi'nde 4 sene çalıştıktan
sonra 1901'de yurda dönmüş ve Düring'in yerine direktörlüğe getirilmiştir. Askeri tıp fakültesi modern anlamda 1898'de
Almanya'dan çağrılan Prof. Robert Rieder ve Georg Deycke tarafından
düzenlenmiştir. Alman ekolü temsilcisi askeri tıbbiye ile Fransız ekolü
temsilcisi sivil hocaların gerginliğini ortadan kaldırmak düşüncesi ile Rieder
Paşa'nın teklifi ile Haydarpaşa'da yapılan yeni binada her iki tıbbiye birleştirilmiştir.(1909). Birleştirilen Darül Fünun tıp fakültesinde 1923
yılına kadar Celal Muhtar görevi yürütmüştür. Bu tarihten itibaren kürsü
yönetimine Hasan Reşat (Sığındım) Bey getirilmiştir. Hasan Reşat Bey 4 yıl Almanya'da ve bir süre de
Fransa'da çalıştıktan sonra 1913'te Şam
Türk Tıbbiyesi'ne tayin olmuştur. Daha sonra Beyrut Tıbbiye'si müdürlüğüne
getirilmiştir. Kendisi 1916 yılından sonra deri ve frengi şubesinde görev
yapmıştır. Hasan Reşat, Hamburg'ta Schlling ile beraber monositer lösemi'yi
tarif etmiştir. 1933 Üniversite Reformu ile beraber görevinden alınan Hasan
Reşat Afgan kralı Nadir Şah'ın daveti üzerine Afganistan'a gitmiş ve Kabil'de
Afgan Tıp Fakültesi'ni kurmuştur. Hasan Reşat Sığındım Hocayı, I96O'lı yıllarda,
Sıraselviler'deki mütevazı muayenehanesinde tanıdım. Deri ve Zührevi Hastalıklar
Derneği'nin bir iki toplantısı vesilesi ile dernekçilik ile ilgili olan/bir iki
eski ve bir iki de benim gibi yeni üyeler, bir araya gelip toplanmıştık. İleri
yaşına rağmen dinamik, ilgili, titiz, işine, dermatolojiye, yaşama sıkı bağlı
ufak tefek, saygı değer bir hoca olarak belleğimde yer etmiştir. 1933 yılında Atatürk'ün direktifi ile İstanbul
Darül-Fünun'u lağvedilmiş ve yerine İstanbul Üniversitesi kurulmuştur. Bu
modernleşmede, Vakıf Gureba Hastanesi Cildiye Uzmanı Hulusi Behçet (I890–1948)
"Prof." titri ile İstanbul Tıp Fakültesi Deri ve Frengi Kürsüsü
yöneticiliğine getirilmiştir. Prof. Dr. Hulusi BEHÇET
Hulusi Behçet 26 Şubat 1889'da İstanbul'da doğmuştur.
İlköğrenimine 1895'te Beyrut'ta Fransız okulunda başlamıştır. 1901 yılında
Kuleli Askeri Tıbbiye İdadisi'ne girmiştir. Askeri tıbbiyeyi 1910 yılında
yüzbaşı rütbesi ile bitirmiştir. Bir yıl stajdan sonra, 1911–14 yıları arasında
Gülhane Tatbikat Okulunda, Seririyat-ı Cildiye hocası Eşref Ruşen'in yanında
çalışmıştır. Hulusi Behçet 1914–16 yılları arasında Kırklareli ve
Edirne Merkez Hastanelerinde, mikrobiyoloji ve deri hastalıkları üzerinde
çalışmalar yapmıştır. Osmanlı yönetiminin, bilgi ve görgüsünü artırmak için,
Türk hekimlerinin tercihen gönderildiği Berlin Charite Hastanesinde, Hulusi
Behçet 1917–21 yılları arasında, fahri asistan olarak çalışmıştır. Yurda
döndükten sonra Gureba hastanesi cildiye şefliğine getirilmiştir. 1933 yılında, yeni kurulan İstanbul Tıp Fakültesi
Deri Hastalıkları Kliniği direktörü olarak,
dar imkânlar içinde dermatolojinin çeşitli alanlarında değerli
çalışmaları bulunan Hulusi Behçet, özellikle frengi ile ilgilenmiştir. Bu
konuda en önemli eseri "Klinikte ve Pratikte Frengi Teşhisi ve Benzeri
Deri Hastalıkları" dır (1940). Frengi ile ilgili çalışmaları arasında
"Emrazı cildiyede laboratuarın kıymet ve ehemmiyeti" (1922),
"Frengi Tedavisi Hakkında Beynelmilel Anketlerim" (1924),
"Wassermann Hakkında Noktai Nazar ve Frengi Tedavisinde Düşünceler"
(1924- N.Ramih ile birlikte), "İrsi Frengi Kliniği" (1929),
"Frengi Dersleri" (1936 önemli yer tutar. Hulusi Behçet, 1916'da, Halep'ten Edirne'ye gelen
askerler arasında tespit ettiği Şark Çıbanlı hastalarda yaptığı çalışmalar ile
"Çivi arazı"nı tespit etmiştir. 1923'te Şark çıbanının tedavisinde
Diatermi ile çıbanların dağlanmasını önermiştir. Ayrıca yıllar sonra Şark
çıbanının yerinde tüberkülozun gelişebileceğine işaret etmiştir:
"Layşmanya lüpoid". Hulusi Behçet, Arpa uyuzunun "Pediculoides
ventricosus" tarafından meydana getirildiğini göstermiş ve bunu
"Memleketimizde Arpa Uyuzlarının Menşei Hakkında Etütler" adlı
çalışmaları ile yayınlamıştır(I927). 1935'te Budapeşte'de yapılan uluslararası dermatoloji
kongresinde, Hulusi Behçet'e, dermatolojiye katkılarından dolayı bir plaket
verilmiştir. Hulusi Behçet "Behçet Hastalığı"
çalışmalarına 1929'da başlamış ve 13 Eylül 1947'de Cenevre'de Uluslararası
Dermatoloji Kongresinde, Zurih'in hocası Miescher'in önerisi ile, tabloya
"Morbus Behçet" adının verilmesi kabul edilmiştir. Bu şekilde, dünya
tıp literatüründe Hulusi Behçet adı, mümtaz yerini almıştır. İlk dermatolojik dergi Dr.Şükrü Mehmet Sekban'ın
editörlüğünde yayınlanan "Emraz-ı Cildiye ve Efrenciye" dergisidir
(1920). Bu dergi 1934–47 yılları arasında Hulusi Behçet'in editörlüğünde
"Deri hastalıkları ve Frengi Arşivi" adını almıştır. Ben Hulusi Behçet'i hiç görmedim. Resimlerinden
görüldüğü gibi, ufak tefek, titiz, bazı konularda aşırı hassas ve hatta
psikastenik denilecek kadar duygusal bir yapıya sahip olduğu izlenimi, bende,
kendisi ile yakın teması olan Osman Yemni, biraz Cevat Kerim ve daha çok
emektar müstahdemlerin anlattıklarına bakarak yer etmiştir. Hastane kapılarını
önlüğünün eteği ile açtığını ifade eden Osman Yemni hocam, arada bir hocasından
aynı huyu kapmış olsa gerek. Beyoğlu İstiklal caddesinde Güney apartmanındaki
muayenehanesine, son zamanlarında rahatsızlığı nedeni ile gidemediği zamanlar,
Osman Yemni hocam yerine baktığını ifade ederdi. Hulusi Behçet 1948 yılında
vefat etmiştir. Ord. Prof. Dr. Cevat Kerim İNCEDAYI
Cevat Kerim 1894 yılında Sinop'ta doğmuştur. Viyana
Üniversitesi Dermatoloji Kliniği’nde tekâmül Kurslarına iştirak etmiş; Arzt,
Oppenheim, Urbach ile yakın temasta bulunmuş; yurda dönüşünde Haseki Hastanesi
Deri ve Frengi servisini 4 yıl idare etmiştir. 1933 Üniversite Reformu ile
beraber İstanbul Tıp Fakültesi Deri Hastalıkları ve Frengi Kliniğinde Hulusi
Behçet'in yanına verilmiştir. 1949 yılında ordinaryüs’lüğe yükseltilmiştir. Hulusi Behçet’in vefatı üzerine klinik yöneticiliğine
Ord. Prof. Dr. Cevat Kerim İncedayı getirilmiştir. Vakıf Gureba hastanesinde
dar bir alanda faaliyet gösteren dermatoloji kliniği 1953 yılında Çapa
Kliniklerinde bugünkü bulunduğu binaya taşınmıştır. Reji binası olarak
yapıldığı söylenen tarihi yapı, daha önce kliniklerin personelinin yatakhanesi
olarak kullanılmakta idi. İncedayı Almanya'dan dermatolog ve biyokimya uzmanı
Doç.Dr.Berta Ottenstein'i laboratuar araştırmaları için getirtmiştir.
Yaptıkları araştırmalar özellikle psoriasis ve tüberküloz ile sifilis alanında,
dış basında defaatle site edilmiştir. Cevat Kerim, Lütfü Tat ile 1949 yılında "Deri
Tüberkülozu" ve Cemal Pektaş ile beraber "Modern Sifiloloji"
kitaplarını kaleme almıştır. Çalışmalarında aşırı titiz, literatürü araştıran,
kaleme aldığı yazılarda her kelimeyi titizlikle seçen, yazıya son şeklini
vermeden üzerinde bir iki karalama yapan bir mizaca sahipti. Genelde Osmanlı
Efendisi tipinde modern, ancak yaşam felsefesi bakımından alaturka bir kişilik
sergilerdi. İnsanlar ile ilişkilerinde ilerde kendisine yarayabilecek resmi
veya sivil, esnaf gibi kişilerin adlarını defterine kaydederdi. Muslukçu,
tamirci, tapu muhafızı, belediye şube amiri, genelde alt kısımda ama
gerektiğinde iş yapan kimseler ile irtibatı kaybetmemenin yararları hususunda
hocadan hiç ders alamadım. Talebe derslerini her zaman ciddiye almış ve ders
günleri geceden evine gitmez; hastaları seçer, o zamanlar slâyt yok, çoğunu
benim yazdığım tabloları ayırır, konuyu gözden geçirirdi. Sabah derse konsantre
olmak için geceyi hastanede geçirirdi. Direktör odasının yanındaki oda, hocanın
dinlenme ve yatak odası idi. Hocanın ders asistanı olarak diğer tatsız bir
taraf, hoca klinikte yatacağı zaman geç saatlere kadar beni de bırakmazdı.
Şimdiki dekanlık binasının bulunduğu yerde, hocanın odasına bakan bir kır
kahvesin mevcuttu. Havalar iyi ise ders hazırlıkları tamamlanınca bu kere kır
kahvesinde, ağaç altında peykelere oturur, çay kahve içer, hoca ile sohbet
ederdik. O zamanın görgü kurallarına bakarsak, daha ziyade hoca konuşur biz
"evet efendim", "hayır efendim" diye hocayı teyid ederdik. Zamanın güncel konusu 60 ihtilali. Hocanın en merak ettiği
husus, acaba kaç kişiyi asacaklar? Bu konuda çeşitli yorumları dinler; kendi
fikrini söylemez; az söyleyenden pek tatmin olmaz, aşırı rakamlardan da
"Beyim sen de pek gaddarsın" gibi yaklaşımda bulunurdu. Hitapta
"Beyim" ile konuşmayı severdi. Ağabeyi Cevdet Kerim İncedayı'nın Halk
Partisi'nin ileri gelenlerinden olması, ayrıca iki partili siyasal
ağırlıklarda, bir partiye hedef alan hareketlerde, diğer tarafta olanı durumun
müsebbibi ve en azından taraftarı gibi mütalaa edilmesi doğaldır. Ancak çoğu
ihtilalde görüldüğü gibi, hareket kendi taraftarını da fazla gaza gelerek, en
azından mağdur etmiştir. İlgili veya değil, az içinde veya yanında, ancak
ikinci aşamada, Osman Yemni hocanın ve daha önde görülen Cihat Abaoğlu'nun
kliniğe o zamanlar sıkça gelen Milli Birlik Komitesi üyeleri ile yakınlıkları
dikkate alınırsa, 147 olayında ilgileri, zihinlerde istifham bırakarak tarihe mal
olmuştur. Şık olmayan bir şekilde, biraz da insan onurunu zedeleyen, zorunlu
uzaklaştırmaya muhatap olmak, hocayı derinden rencide etmiş; şahsi eşyalarını
toplantı masası üzerine kolilere yerleştirirken "Beyim benim neyimi
bulmuşlar?" diye nemli gözlerle hayretini ifade ettiğini hatırlarım.
Hocanın iki büyük tutkusu vardı. Birincisi 1947 model
gök mavisi Chrysler'i... Ona gösterdiği ihtimamı herhangi bir kimseye
gösterdiğini zannetmiyorum. Araba her gün temizlenir, parlatılır, tozu
alınırdı. Bagajında alet kutusu, dişbudak mikroskop kutusu idi. Klinik önündeki
otoparkta en sol yer hocanın, onun yanındaki yer Osman Hocanın açık mavi
Zephyre'ine aitti. Sağda kalan son yer ise, daha sonraları Faruk Hoca'nın Belçika’dan
alıp geldiği siklamen rengi Vosvosuna aitti. Esasen klinikte başka kimsede de
araba yoktu. Parkın hemen önünden hocanın odasının önündeki ağacı sıyırır gibi
tramvay geçerdi. Talebe iken hocanın bazen tramvay ile işe gelmesi o zaman için
"ne demokratik hoca" yargısından çok, garipseme konusu olurdu. Hocanın ikinci büyük tutkusu iki oğlu idi. Her geç
baba gibi çocukları üzerindeki etkinlik zaafını, okul ile olan problemlerde
Osman Hoca ve Refet ağabeyi ısrarla aracı yapması, okul nezdinde aracıları
müşkül durumda bıraktığını, yakınmalarından hatırlamaktayım. Bu arada, ortaokul
biyoloji kitabını değişik bölümlerinin özetlerini çıkarma görevi, Oğuz ile bana
düşerdi. Hoca, her hassas baba gibi çocukların ilgisinden çok müfredatın
ağırlığından yakınırdı. Faruk Hoca'nın yeni oğlu olmuş; yemek üstüne kahveler
gelmiş, sigaralar yakılmış, Hocanın şekeri biraz daha yükselmiş; hoca gevşemiş,
beşuş bir çehre ile " E... Faruk çocuğa ne ad koydun?" diyor. Faruk
Hoca da "Hakan efendim diyor." Hoca her olayı, o kadar çocukların
ders problemleri ile bağlantılı görüyor ki, birden celallenip "Hakan
mı?" diye gürlüyor."Matematikte hakan olsun da göreyim onu!".
Hocanın çocuklarının adları mı? Büyüğü "Timur", küçüğü
"Babür". Hemen şunu sevinerek ilave edeyim. Hocanın her iki oğlu da
kariyerlerinin zirvelerinde yer almışlardır. Hocanın muayenehanesi, zamanın büyük hocalarının
muayenehane semti, Cağaloğlu'nda idi. Klinikten pansumancı ile beraber gidilir;
gerekli hastaların pansumanları muayenehanelerde yapılırdı. O zamanlar yeni bir
kat almaya karar veren hoca, daha mütevazı semtlerde kat ararken, Osman hocanın
tesiri ile Nişantaşı’nın merkezinde yeni bir kat satın almış ve oraya yerleşmişti.
Hocalar ile alt kadronun mesafeli olması her vesile ile evde hocanın ziyaret
edilmesine imkân vermezdi. Ancak davet veya çok özel bir durumda hoca evinde
rahatsız edilebilirdi. Bayramlar özel ziyareti, saygı, nezaket dışında ayrıca
mecburiyet haline soktuğundan, hoca hemen her bayram arifesinde, klinikte iyi
bayramlar diler "Bayramda evde yokum." derdi. Doktorlar, personel,
müstahdem en azından 20–30 kişiyi bayramda ağırlamak külfeti göz önüne
alındığında hocaya hak vermemek mümkün değil. Dragos'taki yazlığında Oğuz ile
beraber, eşlerimizle bir hafta sonu ağırlandığımızı, şimdi önünden yolgeçen
yerde denize girdiğimizi nostaljik bir anı olarak hatırlarım.
Klinikte kardeşlik havası 60 ihtilalinden sonra da
değişmedi. Cevat Kerim Hoca 147'li olmuş; yerine Osman Yemni Hoca
getirilmiştir. Genç jenerasyon ihtilali benimsediğinden, çoğu klinikte
değişiklikler olumlu karşılanmış ve hele, arkasında ak saçlı müzmin doçentlerin
el pençe divan durduğu direktörlerin kliniğinde, olay bayram havasında karşılanmıştır.
İhtilal olduğunda Osman Hoca 10 senelik doçentti. O zaman için, bu süre pek
isyan edilmesi haklı görülecek kadar uzun sayılmayabilirdi. 147'ler haklarını
Danıştay'da aradılar ve uzun uğraşılar sonunda, ayni hak ve unvanları ile
yerlerine iade edilmelerini sağladılar. Bu durum gerginliği bitirmedi, daha muğlâk
bir hale soktu. Osman Hoca bir gün bizleri odasında topladı ve o büyük hocalar
geri dönerse, ne yapılması gerektiği konusunda, fikrimizi sordu? Ben, Oğuz,
Hafit hemen ayni doğrultuda, yerlerimizi hocalara iade ederiz şeklinde beyanda
bulunduk. Zannettiğim kadarı ile, bu Osman Hocanın beklediği cevap değildi.
Bize aksine bir şey söylemedi, ama yeni direktörler, eski hocalar geri
döndüğünde, makamlarını boşaltmamaya karar verdiler. Bu durumda, yerlerine
yasal olarak iade edilen eski direktörler, makamları dolu olduğundan, misafir
hoca gibi kliniklerine devam ettiler. Cevat Kerim'in benden bazı taleplerine,
Osman Hocanın karşı çıkması, arada biraz benim harcanmama sebep olduysa da, bu
husus hiçbir zaman sorun olmadı. Cevat Kerim hocanın 63'te kurulan Cerrahpaşa
Tıp Fakültesi Dermatoloji Kliniğine atanması nezaket hudutlarını zorlayacak,
herhangi bir frotman olmadan, konunun kapanmasına yol açmıştır. Prof. Dr. Osman YEMNİ
Osman Yemni 1913 yılında Tunus'un Sus kasabasında
dünyaya gelmiştir. İlk tahsilini 1920–27 yıllarında Tunus'ta Fransız kolejinde
yapmış; orta tahsilini İzmir'de 1928–34 yıllarında ikmal etmiştir. İstanbul Tıp
Fakültesi'nden 1941 yılında mezun olmuştur. 1941–43 yıllarında askerlik
görevini yaptıktan sonra, Tıp Talebe Yurdu'nda kalması dolayısı ile Sağlık
Bakanlığı'na olan borcun mecburi hizmeti yerine, Şişli Çocuk Hastanesi'nde Deri
ve Frengi ihtisası yapması uygun görülmüştür. 1943–46 yıllarında uzmanlık
çalışması sonunda Sağlık Bakanlığı kendisini İstanbul Tıp Fakültesi Deri ve
Frengi Kliniğine vermiştir. Osman Yemni Vakıf Gureba'da, Hulusi Behçet ve Cevat Kerim'in yanında 3 sene başasistanlık
yapmış ve 1949 Kasımında "Doçent" unvanını almıştır. 1950 yılında
açık bulunan üniversite Doçentliği kadrosuna seçilmiştir. 1953 yılında kaleme aldığı "Dermatoloji" ve
1959 'da yazdığı "Deri Hastalıkları" kitapları bu sahada uzun seneler
ana müracaat kitabı özelliğini taşımıştır. Çok sayıda yerli ve yabancı dilde
neşriyatı mevcuttur. İngilizce ve Fransızcayı çok iyi konuşur; cemiyet
hayatını, sosyal ilişkileri severdi. Yurt içi ve dışında çeşitli dermatolojik
etkinlerde yer alır; bizleri de bu konuda teşvik ederdi. O zamanlar tedris
sisteminde küçük branşların da konferans şeklinde sınıf dersleri mevcuttu. Cevat
Kerim'in demir sehpalar üzerinde, Aşağı Gureba'nın o devasa dershanesinde
görülmesi mümkün olmayan sifilis hastalarını iştiyakla anlatması ve platin
saçlı, kırmızı yüzlü, Avrupai giyimli Osman Yemni'nin dersleri bizlerde daima
olumlu izlenimler bırakmıştır. Son sınıfta ise 15 günlük küçük branşların stajı
yapılırdı. 55 veya 56 yıllarında, deri stajını yaparken, başasistan olan Cemal
Gezen, dermatolojiye teveccüh gösterilmesi için "bakın 31 yaşımdayım ve
başasistan olarak bütün imkânlar önümüzde açık" gibi özendirici sözler
söylediğini hatırlarım. İzmir Tıp Fakültesinin kurulmasında, Cemal Gezen'in
katkıları olmuş ve Osman Hoca'nın yanında başasistan iken, İzmir'de hocadan
önce profesör olmuş ve 1961 yılında Osman Hoca'yı profesör olmak üzere, hava
alanına, hocanın Zephyr'i ile götürürken, hatırımda yanlış kalmadı ise jüride
Lütfi Tat ve Cemal Gezen ile beraber, başka bir branştan biri vardı. Osman
Yemni 1961 yılında Üniversite Profesörü olmuştur. Osman Hocanın geniş bir sosyal çevresi vardı.
Bürokrat, işadamı, siyasetçi kanattan geniş bir yelpazeyi, Hocanın önceleri
Beykoz, daha sonraları Anadoluhisarı'ndaki görkemli yalısında, senede bir iki
defa vermeyi adet edindiği davetlerinde görürdük. Bir yandan bol ikram, diğer
taraftan uzaktan gördüğümüz, zamanın medyatik simalarını yakından tanımak,
bizler için zevkli değişiklik idi. Osman Hocanın bir diğer hobisi ve yeteneği
arsa-inşaat üzerine idi. Ulus'taki çiftliğini, senelerce yerine göre hekimlik
yönünden hastanede verilen hizmetler, yerine göre şahsi dostluklar ile mevzi
imar planı ile inşaata açabilmiş ve bu huyunu, ucundan biraz da bizlere
bulaştırmıştır. Bu hevesle Anadolu Hisarı sırtlarındaki, şimdi Otağtepe diye
anılan bomboş çayırlarda, tepeden boğazın nefis manzarasına bakıp, bana arsa
aradığımız günleri hatırlıyorum. Hoca bu arzumu, Ulus'taki arsalarından birini,
1969 yılında taksitle bana satarak bir jest yapmış, ancak 1982'de çıkan kanunla
bölge SİT alanı ilan edilerek imara kapanmıştır. Bu suretle, bu konudaki en
büyük ümidim hüsran ile sonlanmıştır. 1962 yılında uzmanlık imtihanımı verdim ve 63–64
yıllarında, Almanya'da Münster Üniversitesi'nde, bilgi ve görgümü artırmak
üzere bir imkân temin ettim. Aynı imkânları, benden sonra Oğuz, o geri gelince
Hafit kullanmışlardır. Hem dış dünyaya açılmak, hem de birer araba ile dönme o
zamanların moda girişimleri idi. Fakültede, I47'1er ile yeniler arasındaki mücadelede,
Halid Ziya Konuralp Hoca, yenilerin öne sürmeleri ile, eskilere karşı önder
görünümünü almıştı. Yenilerin başını Cihat Abaoğlu çekmekte, Osman Yemni, Bedii
Gorbon, Sabahattin Kerimoğlu, Kazım Dağyolu, Adnan Budaras arkalarında duran ağırlık
izlenimini veriyordu. Esasen Halid Ziya Hocanın, bu mücadelede taraf olmak gibi
bir zorunluluğu yoktu. Ekrem Şerif ile Halid Ziya'nın çekişmesi, Halid Ziya'nın
direktörü olduğu İkinci Cerrahi ile Şinasi Hakkı Erel'in direktörü olduğu "Eksperimantal Cerrahi"nin
birleştirilmesine yol açmış ve başkanlığa Şinasi Hakkı seçilmişti. Bu şekilde
cezalandırılan Halid Ziya Hoca, o küskünlük ile Almanya'ya gelmiş ve Herne'de
başasistanı Saman Belgerden'in evine misafir olmuştu. Maksadı Amerika'ya
gitmek; belki biraz fevri bir düşünce ama orada imkân bulursa kalmak gibi bir
niyetini, bize ihsas etmişti. Bu vesile ile Münster'de, deri kanserleri ve
plastik cerrahi ile iştigal eden bizim Haus Hornheide'de o zamanlar için yeni
ve enteresan olan girişimlerini, slâytlar ile sunmuş ve takdir ile
karşılanmıştı. Yurdumuzda plastik cerrahinin kurucusu olan Halid Ziya Hocanın
çalışma azmini, yıllarca narkozitör olan eşimi, gün ışımadan kliniğe taşıyan
bir kişi olarak, yakından bilmekte ve hâlâ ameliyat yapan hocaya esenlikler
dilemekteyim. Osman Hoca genelde geçimli insandı. Bazı idari
konularda rijit tutumu, hele özellikle pazartesi günleri büyük vizitte
başhemşireyi fırçalaması, vesile bulamazsa dolapların üzerine zorla uzanıp
"bu toz ne?" diye sorması, titizlikten çok idari kademeye otoriteyi
hatırlatma gayreti gibi gelirdi bana. Zaman zaman, biraz da diyabeti sebebi ile
parlamaları üzerine, benim konuyu yumuşatma yaklaşımlarında, bana kırıcı bir
davranışını hatırlamıyorum. Cevat Kerim ile Osman Yemni, görünüş, giyiniş,
davranış, hayata bakış açılarından, içtikleri rakı ve viski kadar şarklı ve
garplı idiler. Müşterek tarafları duçar oldukları diyabetti. Cevat Kerim'in
büyük oğlu Timur, İtalya'da güzel sanatlar ile ilgili tahsil yapmakta, bu arada
ciddi boyutlara varan bir gönül ilişkisi gündeme gelmektedir. Baba, Cinne
Citta'da filmcilik ile ilgili prodüktör, rejisör o guruptan bilinen bir
isimdir. Babaya mektubu ben yazmaktayım, yanımda Oğuz da var. Kapı vurulur. İçeri
laborant Ziya efendi gelir. Wasermann teamülü işlememektedir. Hocaya ne yapayım
gibilerden bir soru sorar. Hoca hışım ile, konsantre olduğu mektubu bırakır;
Ziya efendiye "Mühim mi Beyim? Burada hayati işler ile uğraşıyoruz. Kimine
artı yaz, kimine eksi." der. Tabi burada hocanın infiali, ilmi hafife
almak değil, yaşlı, Diyabetli bir babanın çocuklarına olan zaafının sonucu idi. Osman Hoca birbirine zıt gelebilecek guruplar ile
rahat ilişki kurabilecek bir yapıya sahipti. İhtilalden önce demokrat parti
ricali, ihtilalde ihtilalciler, ihtilalden sonra Adalet Partisi ileri gelenleri
ile yakın ilişkileri sürdürmüştür. İhtilalciler ve onların uzantılarının
etkinliklerinin azaldığı 65 seçimlerine doğru olan günlerde, siyasetten
beklentileri olanlar ön plana çıkmışlardır. Klinikten, arkada Osman Yemni ve
Cihat Abaoğlu, yanımdaki koltukta, Adalet Partisi'nde Ragıp Gümüşpala'nın
yerini alma mücadelesindeki, Süleyman Demirel'in en büyük rakibi, Saadettin
Bilgiç olmak üzere, bir yere götürmek üzere harekete hazırlanırken, üçlü, hattı
hareketleri hakkında derin münakaşaya dalmış, memleketi kurtarırken, ben,
"Koca Reis+in sigarasının küllerini benim gıcır gıcır arabaya silkeleyişinden
halıyı nasıl kurtarabilirim diye düşünüyordum.
60'lı yılların ilk yarısında, klinik asistanları
arasına, Agop Kotoğyan ve Avni Bakkal dahil olmuş ve uyumlu bir ekip senelerce,
bir aile havası içinde çalışma imkânı bulmuştur. Biz talebe iken, Cevat
Kerim'in derslerinde, İnes Hazan adlı bir hanım asistan dikkatimizi çekerdi.
Biz Almanya'ya gidince, orada dermatolojide, erkeklerden fazla hanımların
olduğunu görmüş ve bunu yadırgamıştık. İnes'ten sonra kliniğe Mualla Erbuğ
asistan olarak gelen ikinci hanım unvanını almıştır. Mualla iyi, hoş, uyumlu
bir hanım arkadaşımızdı. Bizlerin şakalarına tahammül gösterir; bazen
nöbetlerimizi tutma ricalarımızı pek kırmazdı. Her ne kadar Oğuz, bazı geceler,
kliniğe yatmak için geç gelen Mualla'yı kapıda uzun zaman bekletip yalvartmadan
içeri almazsa da, Mualla bize bu konularda hiç darılmamıştır. Tek kötü huyu,
erkek hastaların genital şikâyetlerine bakmaz, poliklinik müstahdemi emektar
Nuri Efendi'ye; "Bak bakayım nesi var" der ve onun koyduğu teşhise
göre reçete yazardı. Agop uyumlu, Avni ise zamanın akımına uymuş, olayları
sağ-sol, komprador-proleter mücadelesinde menfi gözle görenlerin başında
geliyordu. Başta İlhan Selçuk ve Çetin Altan'ın ortamı geren yazıları, tıpta ya
hep ya hiç kanunu gibi, ya sağcı, ya solcu olunur. Ortacı olmak yok şeklindeki
yaklaşım gençliği çatışma noktalarına getirmiş; aydın kesimin büyük çoğunluğu
solculuğu benimsemiş veya bizim gibi tatlı su sosyalistlerini üretmiştir. 66
yılında SSK Nişantaşı Hastanesi'nden kliniğimize gelen Türkan Saylan sosyal
görüşlü arkadaşlar arasında yer almıştır. Bu ortamda bir gün, bilemediğim bir
neden ile Çetin Altan'ı birisi, herhalde dermatolojik bir sorunu için bana
gönderdi. Mecliste işçi partililer engellenip, arada bir dayak yiyor. Bizler
solcu görüşte yoğunlaşmış sessiz kitle... Bu ortamda Çetin Altan ile sohbet,
olayları yorumlama ve hatıra fotoğrafları çekilmesi, özellikle bizim komprador
Avni diye isimlendirdiğimiz Avni'yi çok memnun etmişti.
60'ı yılların ikinci yarısında kliniğimize Dilek Kocabalkan
ve Teoman Önaldı katıldı. Teoman Türk sanat müziği ile meşgul olduğu için
kliniğin bundan sonraki toplantılarında, müzik de önemli bir yer almaya
başladı. İhtisası süresinde, asistanımız İçten ile evlenip İsparta İzmir
arasında hem müzik hem mesleki meşguliyetine devam ettiği hususunda haberler
almaktayız. Seneler sonra bir hastamın, İsparta'dan geçerken cildiyeci arama
zarureti ile müracaat ettiği hekimin odasında "sizin resminizi gördüm.
Hocaları imişsiniz" demeleri, bizlere verilecek en değerli armağandır. 67 yılında doçent olunca, klinik yaşamında ister
istemez, nöbetlerden falan çıkma ile, daha genç arkadaşlar ile olan
irtibatımızda mesafe oluştu. 70'li yıllarda Şükran Tunalı, Zihni Uzman, Hippi
Saçlı Yücel, Orhan Baransü, Gülsevim Azizlerli, Güzin Özarmağan kliniğin
asistanlar skalasının renkleri idiler. Şükran, o zamanlar başlattığım deri
allerji testlerinde benim asistanımdı. Çalışkan, hiçbir işten yüksünmez, tez
canlı, verilen görev veya angaryalarda asla yüzünü buruşturmayan bir karaktere
sahipti. Zihni Kıbrıslı olduğundan, o
zamanlar da memlekette birçok malın eksikliği hissedildiğinden, kumaş, çay,
neskafe gibi ihtiyaçların temininde cansiperane savaşırdı. Ayrıca öğleden
sonra, klinikte her çeşit çaylardan ziyafeti adet haline getirmişti. Yücel
doğru, görevini yapan, saygılı, ama hayata alaycı bir gözle bakan, maden
keşfederse, inceden işleten bir izlenim uyandırmıştır bende. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nin faaliyete geçmesi ile,
Cevat Kerim ve Faruk Nemlioğlu hocaların yanında; Hafit Savaşkan ve Agop
Kotoğyan da yeni kliniğin kadrosunda yer almışlardır. Çapa'da Osman Hoca başkan, yanında Nevzat Öke, ben,
Oğuz Lav, Türkân Saylan ve daha sonra Dilek Kocabalkan öğretim elemanları ve
yerli ve yabancı miktarı kâfi asistan varız. Asistanlar içinde Gülsevim, Orhan,
Güzin ilerde öğretim üyesi olan arkadaşlarımızdı. Ben 1972'de profesör oldum. 73 baharında da eylemli
prof. kadrosuna atandım. İlk Ulusal Dermatoloji Kongresi 1966 yılında İzmir'de
Cemal Gezen'in gayreti ile yapılmıştır. Almanya'dan getirdiğimiz bir sürü ıvır
zıvır içinden bir mikseri satarak temin ettiğimiz 300 lira ile kongrenin
bilimsel yanı ile beraber Efes harabelerinde çektiğimiz içinden çok kimsenin
eksildiği siyah-beyaz fotoğraflar o günlerin buruk anıları olarak hâlâ
albümlerimizi süslemektedir. Her iki yılda bir kongre tanzimi, teamül halini
almış ve dermatoloji camiasının çimentosu olmuştur. 70 kongresini Başkan Faruk
Hoca, yardımcıları Nevzat, ben ve yine Hafit, Agop kongre heyeti olarak, hafta
sonları toplantılarını boğazda balıkçı lokantalarında yaparak, görevi zevk ile
birleştirip başarılı bir kongre tanzim etmiştik. Patolojiden Melih Tahsinoğlu hoca dermatolojik
histopatolojiye ilgi duyup, klinikle yakın mesaiye girmesi ile Nevzat Hocanın
başlatıp, Dilek hanımın bu konuya eğilmesine yol açmış ve dermatolojinin bu
bölümü klinikte sahiplenilmesi sonucunu vermiştir. İşte bu ekiple beraber,
başta Tahsin hoca, ben, Türkân, Dilek, Şükran; iki de yabancı uyruklu Arap
asistan 3 araba ile yollarda mola vere, tarihi yerleri ziyaret ede, akşamları
plajlarda serinleye serinleye üç günde İzmir'e 72 Ulusal Dermatoloji Kongresine
gitmiştik. Mersin'de Lütfullah Aksungur'un düzenlediği 76
kongresi Kıbrıs uzantılı olması nedeni ile daha bir cazip görünüm arz ediyordu.
Osman Hoca, benim nasıl gideceğimi sormuş ve kendi seyahatine istikamet vermeyi
planlıyordu ki aniden rahatsızlandı ve 14 Nisan I976'da ebedi maşrığa intikal
etti. Planları beraber yapmış, ancak gidiş ben, Hafit ve Agop olmak üzere iki
arabalık konvoya nasip olmuştu. Osman Hoca hayata sıfırdan başlamış; bekârlık
arkadaşı Koko Kemal (Kemal Koka) bana bazı vesileler ile hocaya Seniha Hanımı
istemeye, Beyoğlu, Yeni Melek sokağına kokonun gazoz kamyonu ile gittiklerini hikâye
ederdi. Mesleki kariyerindeki yükselmesi yanında, arsa ve bina yatırımlarından
büyük maddi imkânlar temin eden Osman Hocanın iki çocuğu vardı. Her ikisi de
mazbut, ölçülü, saygılı, çalışkan, herhangi bir sorun olmaktan uzak kişilikte
idiler. Oğlu Tarık şatafatlı yaşam ve görüntüden haz etmeyen, hatta çekinen bir
yapıda, kendi ayakları üzerinde durma mücadelesinde gibi bir izlenim bıraktı
bende. Amerika'da, galiba Salt Lake City'de tahsil veya master sebebi ile
bulunurken, babası kendini ziyarete gelir. Hocanın anlattığına göre, Tarık,
ikide bir mevcut ışıklardan fazla olanı söndürmekte ve bu durum Hocanın
dikkatini çekmekte.. "Oğlum ne söndürüp duruyorsun, elektrik parası kiraya
dahil değil mi?" diye sorduğunda aldığı cevap "Ama ampulü ben
alıyorum." oluyor. Bu kadar harcama konusunda titiz olan Tarık,
zannediyorum Kanada'da kendi imkânları ile baba patentinin dışında ayakta
durmaktadır. Osman Hocanın kızı Rukiye, iyiliksever, sevgi dolu, mütevazı
kişiliği ile dikkati çekerdi. Celal Bayar'ın doktoru Recai Ergüder paşanın
oğlu, Boğaziçi Üniversitesi'nin eski rektörü Üstün Ergüder ile mutlu bir
izdivaç yapmıştır.
Prof. Dr. Nevzat ÖKE Nevzat Öke 1927 yılında İzmir’de doğmuş, ilk tahsilini
İzmir'de, orta tahsilini Ankara Atatürk Lisesi'nde tamamlamıştır. İstanbul Tıp Fakültesi’ni
1950 yılında bitirmiştir. 1950–51 yıllarında askerlik görevini yaptıktan sonra
Haydarpaşa Numune Hastanesi'nde 1952 yılında ihtisasa başlamış ve 1955 yılında
Deri Hastalıkları Uzmanı unvanını almıştır. Öke, 1955–56 yıllarında Bolu Frengi
Savaş müşavirliğinde bulunmuştur. 1956 yılında Haydarpaşa Numune Hastanesi Deri
Hastalıkları Kliniği'nde şef muavini olarak göreve başlamış ve bu görevde 7
sene hizmet vermiştir. Şefi, titiz, disiplinli, eski asker Burhan Urus'tur. Ben Nevzat Hocayı, 1962'de kliniğimize misafir
asistan olarak devama başladığı zaman tanıdım. Ufak tefek, ince kaytan bıyıklı,
sonraları pala bıyıklı oldu, çelebi görünümlü, iddiasız bir tip izlenimi
bırakmıştı bende. Seneler içinde kendini daha yakından tanıma fırsatını elde
edince, bu mütevazı görünüm altında çalışkan, azimli, dürüst, bilgili, saygılı,
müzikten sinemaya, edebiyattan gastrolojiye çok yönlü bir kişilik yattığını müşahede
ettim. Nevzat Öke Kasım 1962'de Üniversite Doçenti unvanını
kliniğimizde yapılan sınav sonucunda kazanmıştır. Hatırladığım kadarı ile
jüride, dermatolog yeteri kadar mevcut olmadığından, İzmir'den, başka jürilerde
de bir iki defa yer ala bir Fizik tedavi hocası vardı. Sorduğu ters sorularla
da arzu edilen üyelerden sayılmazdı. Öğretim üyeliği hayatımda, kendimi mümkün
olduğu kadar adayın yanında, iyi niyetli, aksi olmayan bir jüri üyesi olarak
düşünmüşümdür. Ancak insanlar bazen, yargılarında yanılabilirler mi diye
tereddüt etmişimdir. Bunda en çok, eskiden hocası olarak imtihan ettiğimiz ve
seneler sonra imtihan jürisi olarak bir araya geldiğimiz arkadaşlarımdan bir
ikisinin "Hocam sizden korkardık" diye söylemelerinin büyük payı
vardır. Beni yanlış yorumladıklarını ne kadar düşünsem de yargıda ne oranda
gerçek payı var sorusu zihnime takılmıştır. Gençler jüride daha atak,
tecrübeliler daha kısa ifade ile yaşlılar, daha ölçülü olmakla beraber, kendini
göstermek isteyen, adayı müşkül durumda bırakmak isteyen jüri üyelerinin
soruları da tecrübeli hocalar tarafından niyet oranında ciddiye alınarak
etkisiz bırakılırlar.
1963 yılında İstanbul Tıp Fakültesi Deri Hastalıkları
kliniğinde uzmanlık kadrosunda eylemsiz doçent olarak çalışmaya başlayan Nevzat
Öke, 1968'de üniversite profesörü unvanını almış ve 1976'da Profesör kadrosuna
atanmıştır. Nevzat Öke, 1965'te bilgi ve görgüsünü artırmak üzere
Londra St.Johns Hospital'de 4–5 ay histopatoloji yapmıştır. Deri
histopatolojisinde Ankara'da Nur Or dışında bizde Nevzat Öke bu konuda
eksikliği büyük ölçüde kapatmıştır. Dilek Koçabalkan, hocadan sonra bu konuda
ilgisini devam ettirmiş ve nihayet yenilerden Can Baykal önce gönderildiği Avusturya'da
ilk bilgilerin temelini atmış ve sonra bu konuda ilerlemiştir. Nevzat Öke idari mekanizmada Yönetim Kurulu üyeliği,
senatörlük, dekan yardımcılığı yapmış; idari konulara vakıf bir arkadaşımızdı.
Ayrıca idari konulardan zevk alan, idari anlaşmazlıklarda, kadro
yerleştirmelerinde müracaat odağı idi. Osman Hocanın vefatı ile kürsü başkanlığına Nevzat
Öke getirilmiş ve görevi 1976'dan 1982 yılına kadar başarı ile yapmıştır.
Fultaym kanununun muayenehanesi olanların kürsü başkanlığı yapmasına izin vermemesi
üzerine yerini Türkân Saylan'a devretmiştir. Nevzat Öke'nin bilimsel çalışmalarda konuya hâkimiyeti,
disiplini, çalışma arkadaşları ile sıcak ve yumuşak ilişkileri kliniğin kardeşlik
havasının devamında önemli faktör olmuştur. Fakültenin değeri azımsanamayacak
çalışmalarından Tıbbi-Cerrahi El Kitapları serisinde dermatoloji kısımlarını
kaleme almıştır. Nevzat Öke Fransızca ve İngilizce bilirdi. Evli ve
Mehmet isimli bir oğul sahibi idi. Nevzat Hocayı sıcak bir günde Beyoğlu Evlendirme
Dairesi'nde bütün kliniğin iştiraki ile evlendirmiştik. Gelin aristokrat bir
ailenin kızı Gülümser... Anne Atatürk'ün baldızı, baba Süreyya Paşa tarafından
Hayri İlmen... Evde eldivenli garsonlar, etiketin gerektirdiği protokolün
ağırlığı hakim... Hayri Bey daha demokrat ve kalender... Kızı daha çok babaya
çekmiş. O zamanlar her sene hocalarla geleneksel klinik toplantıları usuldendi.
Artan nüfus, ekonomik sıkıntılar bizleri aile yapan bu güzel teamülü de süpürdü
götürdü. Nevzat Öke'nin damat olarak Bebek korusunda bizleri ağırlaması o
zamanların tatlı hatıraları arasında mutena bir yer alırdı. Ancak seneler, daha
etiketsiz yaşamaya alışmış Nevzat Hocaya protokol gömleğinin biraz dar
geldiğini göstermiştir. Nevzat hoca ile yurtiçi ve yurt dışı birçok kongreye
katıldık. İlmi kazanım yanında seyahatin zevkini sonuna kadar çıkarmasını
bilirdi. 72'de benim arabam ile Nevzat, Oğuz ve ben Venedik'e kongreye
gitmiştik. Orada Osman hoca, Ankara'dan Necmettin Gürhan Paşa, Nizamettin
Erbakan vs. Osman Hocanın hanımı, yarı kongre, yarı alışveriş geri kalanların
anılarında tazeliğini muhafaza etmektedir. 74 Ankara kongresinden sonra
Antalya'da Kemer'de yeni açılan İtalyan tatil köyüne gidiş; ertesi gün bizlere
katılan eşlerimiz Ferhan ve Gülümser'i hava alanından alış. Türkiye’nin yaşamına
yeni katılan ilk tatil köyü konseptinden alınan ilk lezzet. 70'li yılların
ortalarında Romanya seyahatlerinin modası var. Hem ucuz bir tatil, hem komünist
memlekete komünist Çin'den gelen porselen ağırlıklı bir şeyler alma imkânı
Mamaia sahillerini her milletten turistler ile dolduruyor. Bir gün herhalde 5–6
yaşlarında olması gereken Mehmet uzun sayılacak bir süre kayboldu. Biz 5–6 hekim
arkadaş telaşlı bir arama sonunda, bizim o ana kadar varlığından haberdar
olmadığımız, bir çıplaklar kampını dikizlerken Mehmet'i bulduk. Gülümser'in, bu
telaşta yer almadan "Cabarnet"sini yudumlamaya devam etmesine isyan
eden Nevzat'ın bıyık altından muzip bir zevk ile sırıttığını hatırlıyorum. Daha
sonraları 76 Mersin-Kıbrıs, 82 Marmaris Kongrelerinde Mehmet ile ilgi gereği
Gülümser Hanım bu tip etkinliklerde fazla yer alamamıştır. Nevzat bu durumda daha
çok benim arabamın misafiri olmuştur.
Prof. Dr. OĞUZ LAV Oğuz Lav (İzmir 1930) renkli kişiliği ile ayrı bir
başlık altında mütalaa edilmeyi gerektirir. Kendisi ile tanışıklığımız daha
fakültenin ilk sınıfında 1950 yılına gider. Her sınıfta değişik hususiyetleri
ile ön plana çıkan kimselerin nüvesini teşkil ettiği gruplar mevcuttur. Bizim
sınıf arkadaşları arasında o zamanlardan beri hâlâ dostluğu devam edenler
arasında Oğuz, hikâyeleri, gezmeleri, şakaları, uyumu, dostluğu, yardım
severliği ve samimiyeti ile her zaman aranan bir kişi olmuştur. Yarım asırdan
fazla sosyal arkadaşlığımız ve 40 yıldan fazla dermatolojik aile içinde dostlumuzda
karşılıklı iyi niyet, yardım ve dostluk dışında hiçbir kırıcı davranışımız
olmamıştır. Çocukluktan emekliliğe kadar geçen hayat merdiveninde delikanlı
olarak girdiğimiz dermatoloji kliniğinden birer dinozor olarak çıktık. Geriye
bakıp çıkamayanların çokluğunu gördükçe halimize şükrettik. Oğuz psikiyatriye meraklı idi; cildiyeden önce
psikiyatriye bir süre devam etmiş ancak İhsan Şükrü Hoca, adayın, Özcan Köknel
gibi daha kıdemli olanlar ile samimiyetinin, kliniğin çalışma disiplinini
bozabileceğini düşünmüş olacak ki Oğuz'u almadı. Oğuz cildiyeye geldi. Bu
bakımdan dermatolojik hayatında psikosomatik dermatozlara özel bir afinite
göstermiştir. Çalışmalarının büyük bölümü bu alanı kapsamaktadır.
Asistanken hocalar gittikten sonra asistan odasında
kendi çapımızda pokere otururduk. Birçok sabah, ufak para yerine
kullanmadığımız hasta muayene numaralarını dağıtabilmek için poliklinik
hademesi kapıya dayanırdı. Oğuz kötü bir pokerci ama iyi bir içici idi.
Dermatolojinin yazgısı gibi alkolün tahribatı erken kaybettiğimiz hocalarımızın
yaşamlarının noktalanmasında belirleyici rol oynamıştır. Oğuz, doktor
arkadaşlarının izini olmadan alkol almamakta, laboratuar bulgularının müsaade
ettiği dozaja titizlikle uymaktadır. Şimdi Selimpaşa'da yanımdaki balkonda tek
başına dilüe bir kadehi gıdım gıdım yudumlayan Oğuz'a baktıkça, 20 sene önce bu
bahçede klinik mensuplarına verilen yemeklerdeki neşeyi buruk bir hüzün ile
anarım. Oğuz hayatta iki şeyi hor kullandı: Karıları ve
arabalarını... İlk hanımı sınıf arkadaşımız İnci'den, paşa babasının adını
verdiği, şimdi mühendis olan "Abdullah"
adlı bir oğlu vardır. Oğuz'un başından dört nikâh geçmiş; üç hanımı olmuştur. 2
numarayı 4 numarada dublelemiştir. Arabalarına ise hiç bakmazdı. Önce
Almanya'dan krem bir V.w getirdi. Neredeyse yağını bile değiştirmeden 74'de
büyük fedakârlıklarla onu elden çıkarıp yerine açık mavi 74 bir V.w aldı.
Arabasını yıkattığı veya zaruret olmadan bakıma verdiği pek görülmüş değildi.
Zaten arabayı gündüz Oğuz kullanır; gece Oğuzu araba evine getirirdi. "Şu
arabayı artık değiştir" derdik. "Ben arabayı öğrendim, araba bana
alıştı, yolu da biliyor, niye değiştireyim" derdi. Son zaruri revizyonda
arabaya verdiği para arabanın değerinden fazla tutmuştu. Ama Oğuz artık her
ikisini de pek kullanmadığından ortada sorun olacak bir husus kalmadı. Oğuz her kesimden çok sayıda dostu olan, akşamları
sohbet için bir araya gelmekten haz duyan bir yapıya sahipti. Yaşar Kemal,
Orhan Pamuk gibi edebiyattan, daha çok halk müziği olmak üzere müzik alanından,
üniversiteden, idari kesimden çok sayıda dostları ile daha çok
Rumelihisarı'ndaki köşkte bir araya gelirler; sol tandanstaki sohbetler,
ilerleyen saatlerde yerini şahsi muhabbete bırakırdı. Seyahati çok severdi. Mesleki veya turistik dünyada
gezmediği yer hemen yoktur. Yurt dışına çıkma yasağı olduğu zamanlar,
arkadaşlarının gemisine miço olarak kaydolup gittiği günleri hatırlarım. Klinikçe ölçülü şakayı sever ve karşılıklı tolerans gösterirdik.
Bunun en çarpıcı misali, klinikte özel birini işletmek için, Agop'u bütün
ritüele riayet ederek sünnet etmemizdir. Balonlarla süslü odada, sünnet
yatağında, sünnet kepli Agop'u Osman Hoca bile bozuntuya vermeden tebrik etmiş,
bahşişini vermiştir. KBB kliniğinde narkozitör olan eşimi düzmece dekanlık
belgesi ile kimsenin gitmek istemediği ortopediye tayin eden bir arkadaşımızı,
iki emniyet mensubu arkadaşıma o zamanlar yasak olan bir karton yabancı sigara
ile yakalatan Oğuz, intikamımızı almış; ancak işin dozunun kaçtığına kanaat
getirilmiştir.
Prof. Dr. Türkân SAYLAN Türkan Saylan 13–12–1935 tarihinde İstanbul'da
doğmuş; Kandilli İlkokulu ve Kandilli Kız Lisesi'ni bitirdikten sonra İstanbul
Tıp Fakültesi'nden 1963 yılında mezun olmuştur. 1963–65 yıllarında Sosyal
Sigortalar Nişantaşı Hastanesinde ihtisas yaparak uzman titrini almıştır. Kliniğimize 1966 yılında intisap etmiştir. 1971'de İngiliz Kültür Heyetinin bursu ile İngiltere'de
ileri eğitim görmüştür. Türkan Saylan 1972'de doçent, 1977'de profesör
olmuştur. 1976 yılınca Lepra çalışmalarına başlamış; Cüzzamla
Savaş Derneği ve Vakfı'nı kurmuştur. Dünya Sağlık Örgütü'nün Lepra Danışmanı,
Uluslararası Lepra Birliği (ILU) kurucu üyesi ve başkan yardımcısıdır. 1986'da
"Uluslararası Gandhi Ödülü"nü almıştır. 1981 yılından beri Sağlık
Bakanlığı İstanbul Lepra Hastanesi Başhekimliğini yapmaktadır. 1981-2OO1
yılları arasında İstanbul Tıp Fakültesi Lepra Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürlüğü'nü
yürütmüştür. 1982 yılında Nevzat Öke'nin yerine kürsü başkanlığına
getirilen Türkân saylan disiplinli, ciddi, sosyal yönü kuvvetli, insan
haklarına, Atatürk ilkelerine candan bağlı çalışkan bir arkadaşımızdır. I989 yılında kurulan "Çağdaş Yaşamı Destekleme
Derneği"nin kurucusu ve başkanı olan Türkân Saylan 1990'da Öğretim Üyeleri
Derneği'nin kurucusu, İ.Ü. Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi'nin
kuruluşunun yardımcısıdır. Birçok dernekten çeşitli ödüller almış; çok çeşitli
mesleki ve sosyal derneklere üye olmuştur. Cumhurbaşkanlığı'nca 2000'de Sosyal Hizmetler Danışma
Kurulu üyeliğine, 2001'de YÖK üyeliğine atanmıştır. 50'si yabancı dergilerde, 185'i yerli dergilerde
yayınlanmış tıbbi, 160'ı basında yer almış daha çok sosyal veya siyasal içerikli
makaleler olmak üzere 395 yayını mevcuttur. Ayrıca dermatolojide iki kitabı
basılmıştır. Türkan Hocanın biri grafiker, diğeri doktor iki oğlu
vardır. Sosyal yönünün kuvvetli olmasından kendine müracaat
edenlerin dertlerini halledebilme çabası arasında hiçbir şey yapamazsa hiç
bilmediği bazı muhtaçları evinde misafir etmeye kadar vardırdığını duyardım. Bu
kadar inayetin, evlerinde rahatı aşırı bozulan çocuklarının da zaman zaman şikâyetçi
olmalarına yol açtığı ikinci elden söylenirdi. Ayrıca Türkân Hoca lüks,
şatafattan hiç hazzetmezdi. Bu tarz giyimine, yaşamına da yansımıştır.
Kullandığı 124 Murat'ı çok bile görüp, 8O'li yıllarda bindiğim Mercedes'ten
rahatsızlık duyulması gerektiğini nezaket içinde ima ederdi. Özellikle fazla
süslü hanım asistanlardan pek hoşnut olmaz; yeri gelince onları hafif iğneler;
"Dişiliğinizi değil, kişiliğinizi öne çıkarın" derdi. Türkan Saylan yurdumuzda sahipsiz gibi görülen lepra
ile ilgilenerek uzun seneler canla başla mücadele vermiş; sayısız arama tarama
gezilerine katılmış; lepralı lezyona, kendi gibi yaklaşmaktan imtina edenleri
yerine göre haşlamış; ama sonunda bu konuyu disipline etmiştir. Hâlâ lepra
hastanesine mesai vermekte ve kliniğe belirli günlerde gelmektedir. Türkan Hoca ABD başkanlığını 1982–87 yılları arasında
yapmıştır. İstanbul Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı
Başkanlığına 1987 yılında Ahmet Murat getirilmiştir. Prof. Dr. Ahmet MURAT Ahmet Murat 1931 yılında Kafkasya'da, o zamanın
Rusya'sı, Çeçenistan'ın başkenti Grozny'de dünyaya geldi. I938'de Türkiye'ye
göç edildiğinde Türkçe bilmediğinden ilkokula 1939 yılında Beşiktaş 19.
İlkokulunda başlamış; sırasıyla 47'de Beşiktaş Birinci Ortayı, 1950'de Kabataş
Lisesini bitirmiştir. İstanbul Tıp Fakültesi 1956 mezunudur. 1956–58 yıllarında
Sivas'ta askerlik görevini yapmış, 1959 yılında İstanbul Tıp Fakültesi Deri
Hastalıkları ve Frengi Kliniğine asistan olarak girmiş; 1962'de uzman, 1961'de
Doçent, 1972'de profesör olmuştur. Kliniğimizde çalışma ortamı benim bildiğimden bu
yana, çalışmak isteyen için bütün imkânları cömertçe sunan bir durum arz
ediyordu. Herhangi ilmi çalışmada, hiçbir şekilde zorluk, arşivi, hastaları
kısıtlama, isimlerin, önde arkada olması gibi bir sorunun söz konusu olduğu
hemen hiç müşahede edilmemiştir. Bu aşırı arzın, bazı arkadaşların kliniğin materyalini
şahsi vakaların şeklinde yorumlamasına yol açtığı görülmüş ve olay iyi niyetle
izaha çalışılmıştır. Yurtiçi ve yurtdışında mesleki toplantılarda değişik meslektaşlar
ile tanışma fırsatı ilmi kazanım yanında dostlukların da kurulmasında önemli
rol oynar. 60'lı yıllarda Almanya'da ayni klinikte beraber çalıştığımız Japon
arkadaşım Mitsuykoshi Honda ile irtibatımız bu konuda güzel bir örnektir. Honda
4–5 defa muhtelif vesileler ile Türkiye'ye gelmiş, misafirim olmuş, Türkiye'yi
karış karış gezmiş bir Japon arkadaşımdır. Kendisini ayrıca 81'de Tokyo'daki ve
87'de Berlin'deki kongrede görmüş dostluğumuzu perçinlemiştik. 95'te
Yokohoma'daki Ulusal Japon Dermatoloji Kongresi başkanı olarak konferans vermek
üzere davetine icabet etmiş arkasından bizleri Japonya'nın görülecek yerlerine
mükemmel bir ev sahibi sıfatı ile götürmüştü. Keza 70'li yılların sonlarında
Dişçilik Fakültesi ile Alman meslektaşlar arasında İstanbul'da yapılan bir
kongrede yazışmalar sonucu Divan Oteli'nden arabamla alıp hastaneye götürdüğüm
Prof. Dr. Günter Stüttgen 87 Berlin Kongresinde Kongre Başkanı olarak bizleri
ağırlamıştır. Bir diğer güzel anımız da o zaman genç birer doçent olan M.Ali
Gürer ve Cengizhan Erdem ile beraber 81'de iştirak ettiğimiz Jakarta'daki sempozyumdur. Ben yaş haddinden 6 Kasım 1998'de emekli oldum.
Yerime Dilek (Kocabalkan) Selçuki seçildi. Prof. Dr. Dilek KOCABALKAN SELÇUKİ Dilek 1940 yılında İstanbul'da doğmuş, 1961'de
Üsküdar Amerikan Kız Kolejini, 1968'de İstanbul Tıp Fakültesi'ni bitirmiştir.
Kliniğimize intisap etmiş ve 1972'de uzman olmuştur. 1979'da doçentlik unvanını
alan Dilek Hoca, 1988'de profesörlüğe yükseltilmiştir. Çeşitli kongrelere katılmış; değişik mecmualarda
neşredilmiş, yerli ve yabancı 100'den fazla yayını mevcuttur. Dermatopatoloji ile uzun zamandan beri ilgilenmekte,
bu arada deri kanserlerine özel bir yakınlık duymaktadır. Her tarafa çekilmesi
ve istismarı çok müsait olan kozmetolojiyi, bilimsel çerçeve içine çekme
gayretinin semeresini almıştır. Yurt içi ve dışı çeşitli dermatolojik ve mesleki
kuruluşlara üyedir. Dilek Hoca ile beraber neşrettiğimiz değişik konuları
kapsayan çok sayıda çalışmamız mevcuttur. Dilek, ABD başkanlığını 2001 yılına kadar sürdürmüş;
bu arada Dekanlıkla yakın teması ile harap olan binanın onarımı ve ayni zamanda
teknik malzeme temini bakımından büyük imkânlar temin etmiştir. Dilek Selçuki'nin yerine 2001'de Gülsevim Azizlerli
ABD başkanlığına seçilmiştir. Prof. Dr. Dilek Kocabalkan Selçuki 2007 yılının Mart ayında
kendi isteğiyle emekliye ayrılmıştır. Ayrıntılı biyografisi için TIKLAYINIZ... Prof. Dr. Gülsevim AZİZLERli Gülsevim kliniğimize 1973 yılında asistan olarak
girmiştir. 82'de doçent, 88'de profesör olmuştur. Özellikle Behçet ve büllü
hastalıklar ile ilgilenmektedir. Bu suretle kliniğimiz çok geniş bir hasta materyaline
sahip olmuştur. İstanbul Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalımız 1983
yılından beri her yıl 8 Mart'ta Hulusi Behçet adına "Behçet Günü"
düzenlemektedir. Behçet hastalığı hakkında ilk enternasyonal kongre 1964'de
Roma'da, ikincisi ise 1977'de İstanbul'da yapılmıştır. Enternasyonal kongreler
4 senede bir yapıla gelmektedir. Fakültemizde "Behçet Hastalığı İle Savaş
Derneği" ve "Behçet Hastalığı Araştırma ve Uygulama Merkezi"
kurulmuş ve çalışmalarına devam etmektedir. Prof. Dr. Orhan BARANSÜ Gülsevim ile ayni zamanlarda kliniğimize Orhan
Baransü asistan olarak girmiş, ancak askerliği sebebi ile tecil
yaptıramadığından zorunlu askere götürülmüştür. Bu şekilde askerlikten sonra
1975 yılında tekrar asistanlığa başlamış ve 78'de uzman, 82'de doçent ve 88'de
profesör olmuştur. Öğretim üyeleri kadrosunda bizim jenerasyondan sonra
hanımların hâkimiyeti başlamıştır. Orhan tek erkek öğretim üyesi olarak hanım
egemen bir kadroda bizleri temsil durumunda kalmıştır. Anabilim dalımıza bağlı
Veneroloji Bilim Dalı kurulması ile Orhan Baransü Veneroloji Bilim Dalı Başkanı
olmuştur. Prof. Dr. Güzin ÖZARMAĞAN Güzin Özarmağan, 1976 yılında kliniğimize asistan
olarak gelmiş, 8O'de uzman, 87'de doçent, 94'de profesör olmuştur. Orhan'dan
sonra venerolojinin başına Güzin Özarmağan gelmiştir. Yeni öğretim üyesi arkadaşlarımız özellikle ilgi
duydukları konularda derinleşmişler ve çalışmalarını yurtiçi ve yurtdışında Kore’den
Kanada’ya, Amerika'dan Avustralya'ya kadar enternasyonal platformlarda sunarak
kliniğimizin başarılarına geniş katkılar temin etmişlerdir. Prof. Dr. Rıfkıye KÜÇÜKOĞLU (SARICA) Rıfkıye Sarıca daha önce histoloji yapmış ve 1985 yılında
kliniğimize asistan olarak gelmiştir. 89'da uzman, 93'de doçent olmuştur. Prof. Dr. Afet AKDAĞ KÖSE, Prof. Dr. Can BAYKAL, Prof. Dr. Esen ÖZKAYA BAYAZIT Afet Köse, Can Baykal ve Esen Beyazıt kliniğin en
yeni doçentleridir. Can Baykal Avusturya'nın Graz şehrine bilgi ve görgüsünü
artırmak için gitmiş, daha çok histopatoloji ile ilgilenmiş ve döndüğünde
kliniğin histopatoloji yanını takviye etmiştir. 2000 yılında intişar eden "Dermatoloji Atlası"
ile dermatolojiye kapsamlı güzel bir eser kazandırmıştır. Esen Bayazıt allerji sahasında çalışmalar yapmakta ve
kliniğin allerji testlerini ciddi bir şekilde yürütmektedir. Şimdi geriye baktığım zaman, ben kliniğe ilk
başladığımda oğlum Cengiz dünyaya geldi. O günlerde. Refet Ağabeyin, şimdi
profesör olan oğlu Sami ortopedide sünnet olmuştu. 60 ihtilalinde Çapa
klinikleri olarak, başta Osman Hoca, yaya olarak destek yürüyüşü yapmış, Fen
fakültesinin büyük konferans salonunda, geçenlerde vefat eden, Milli Birlik
Komitesi üyesi Yüzbaşı Muzaffer Özdağları dinlemiştik. 1971 muhtırasından sonra
Sadi lrmak hocamız hükümet kurmuş ancak güvenoyu alamamıştı. Yeni hükümet
kurulana kadar Başbakanlığı yürüttüğü günlerde, bir dermatolojik şikâyeti için
bana gelmiş ama kapıda Karslı Server kendisine pek beklenen özeni göstermemesi
üzerine müstahdemi kaale almadan benim koridorda yürümeye başlamış, koridordan
kulağıma Server'in sesi geliyor: "Hop baba, Hop nereye?" . Hocamız
müstahdemin davranışını, senelerini fakülteye vermiş olmanın verdiği tecrübe
ile yakinen bildiğinden hiç sorun yapmamıştı. 80 ihtilalinde Uludağ'da, Ulusal Dermatoloji
Kongresi’ni idrak ediyorduk. Senelerce birçok talebe okuttuk; asistan
yetiştirdik; öğretim üyesi yaptık. Her geçen gün bilgi dağarcığımızı
genişlettik. Figüran olarak başladığımız kariyerde, jönü oynadık, karakter
rollerini canlandırdık; bugün ancak gerektiği zamanlar misafir oyuncu olarak
sahnede yer alıyoruz. Zaman hükmünü icra etmekte, dünün yenileri, bugünün
eskileri olarak yerlerimizi iftihar vesilesi saydığımız arkadan gelenlere terk
etmekteyiz. |
|||||||||||||||||||||||||
WEB MASTER: Mustafa Sütlaş - Bu sayfa en son 19/07/2005 Tarihinde yenilenmiştir.