İstanbul Tıp Fakültesi

AKADEMİK
HİZMETLER
HASTALAR İÇİN
ÖĞRENCİLER
LİNKLER

TARİHÇE

Gureba Hastanesi

Ülkemizde
Dermatoloji Tarihi

Kliniğin Tarihi
Prof. Dr. Ahmet Murat

Gülhane'nin Dermatolojiye Katkısı
Prof. Dr. Ahmet Murat
İSTANBUL TIP FAKÜLTESİ'NDE
DERMATOLOJİNİN HİKAYESİ

Prof. Dr. Ahmet MURAT

Yıl 1959 yaz başı; Biga'da hanımın memleketi, pratisyen hekim olarak muayenehane açmışım. Hanım oranın kızı, hanım doktora özellikle kadınların teveccühü  fazla.. İstanbul'da ihtisas imkânı ancak fahri olarak mümkün. Ben yeni evli, evi nasıl geçindireceğiz. Hazır hanım günde 5-1O hastaya bakıyor. Muayene ücreti 5 TL.iyi para; ancak biz oranın yabacısı, kasabada 3-5 mütehassıs var.

Bir gün şimdi rahmetli olan bir röprezantan, Biga ziyaretlerinde bana uğruyor. Çapa'dan tanıştığımız bir arkadaş. Fakülteden haberler arasında "cildiyede yer var" diyor.

Zaten her fırsatta İstanbul’a birkaç günlüğüne değişik vesileler ile kaçıyorum. Bazen Bandırma'dan, askeri hava alanından 4 motorlu, pencere diplerinde teker kişinin oturduğu 10-12 kişilik uçakla, 35 TL karşılığı uçma lüksünü yaşıyorum. Kalktım Cildiye kliniğine geldim.

O zamanlar girişteki klinik koridorlarında pek kimseye rastlanmazdı. Kapıcı Bayram beni klinik direktörü Ord. Prof. Dr. Cevat Kerim İncedayı'nın hâlâ Çapa Kliniklerinin en güzel odası olan makamının kapısına getirdi. Kapıda yüzünü her zaman Fasiyes antonin'ele benzettiğim, hiç güldüğünü görmediğim Arnavut Hidayet'e bıraktı. Hidayet hocanın düğmesine bastı. Giriniz yazısı yanınca yanına gitti, biraz sonra çıktı. Beni içeri buyur etti.

Cevat Kerim İncedayı klinikte Hulusi Behçet ve diğer klinik çalışanlarıyla
Cevat Kerim İncedayı klinikte Hulusi Behçet ve diğer klinik çalışanlarıyla-1943

Makamda hoca abus bir çehre ile oturuyor. Masa şimdiki köşede değil, sağ duvardaki iki pencere arasında, uzun kurul masası da odaya girince, sol duvar boyunca duruyor. Karşısında hazır ol duruyorum.

O zamanlar ilişkiler şimdiki gibi demokratik değildi. Hoca ailevi durumumu soruyor; herkesin özel hayatını kaba çizgileri araştırırdı. Asistanlık isteğimi pek olumlu bir izlenim vermeden dinliyor. "Gerekirse sana haber veririz" diyor ve ben çıkıyorum.

Kliniğin arkasında bizim üst bahçeden alt bahçeye inen merdivenlerden aşağı inerken arkadan Hidayet seslendi.

"Hoca seni istiyor" dedi.

Geri döndüm. Hoca odaya girdiğim zaman elini uzattı "Öp elimi" dedi.

Hoca ne düşünmüş ise beni almaya karar vermiş ve ben çıktıktan sonra odacıyı arkamdan yollamış. Hidayet beni bahçede bulamadım dese mesleki hayatım tamamen değişik yönde gelişecekti.

Kliniğin girişinde Orhan Yenal hocanın tek odalı Hidroklimatoloji Enstitüsü mevcuttu. Onun yanında Hastane idare müdürü heybetli gövdeli bir asker emeklisinin odası bulunuyordu. O zamanlar doçent olan Faruk Nemlioğlu'nun odası şimdiki allerji odasında idi. Onun yanındaki, senelerdir üzerindeki tuvaletlerden aşağı suların aktığı oda ise kliniğin kıdemli doçenti Osman Yemni'nin 60 ihtilaline kadar oturduğu oda idi. Klinikte bir kısmı daima boş kalan 30 civarında yatak mevcuttu. Üst kat arkaya bakan büyük koğuş, 5.koğuş, Osman Yemni'nin; ön tarafa bakan küçük koğuş, 3. koğuş Faruk Nemlioğlu'nun, şimdiki asistan odası kadınların 1. koğuşu ve yanındaki kütüphane, paralı, 2. kadın koğuşu Cevat Kerim bocanın.
Rafet Büyükgökçesu
Rafet Büyükgökçesu
KAYNAK: Adem Köşlü Arşivi
Ama bu iki koğuşa genelde laboratuar şefimiz Refet Büyükgökçesu bakardı. Dekanlığa bakan yan tarafta ise hemen hiç hasta yatmayan, erkeklerin paralı koğuşu yer alıyordu. O zamanlar yatan hastalar daha ziyade Şehremini ve civarının fakir-fukara garibanları ve hele soğuk mevsimlerde sıcak bir yer, üç öğün yemek ve de hazır doktor hizmeti sunan bir müesseseye kapağı atan daha çok "ulcus kruris"li berduş takımı idi.

Cevat Kerim İncedayı Faruk Nemlioğlu ile
Cevat Kerim İncedayı Prof. Dr. Faruk Nemlioğlu ile -1943

Poliklinik önceleri ön tarafta, direktör odasının altında, şimdiki PUVA odasında idi. Sonraları arka taraftaki, şimdiki kayıt-kabul odasında senelerce işlevini sürdürdü. Daha sonra şimdiki yerine alındı. Haftanın üç günü poliklinik yapılırdı. Pazartesiler en kalabalık gün, en kıdemsiz hoca Faruk Beyin, çarşambalar büyük hoca Cevat Kerim'in, cuma günleri ise Osman Yemni hocanın idi. Günde 5-10 kişiden fazla hasta yoktu. Muayene 50 kuruş idi. Bu kadar ucuz muayene olmaz diye bir liraya benim kliniğe ilk geldiğim zaman zam yapılmıştı.

Klinikte bir tek asistan vardı. 58 mezunu, Sürmene'li Selahattin Çınar. Müşahedeleri daha çok hocalar kendileri alıyor. Osman Hocanın kendine has, küçük harflerden oluşan yazısı, Faruk Hocanın okunaklı düzgün yazısı, Selahattin'in de Faruk Hocanın yazısına benzer yazısı bir zorluk arz etmiyordu. Benim, benden başkasının zor sökebileceği aceleci yazım söz konusu olunca artık müşahedelerin daktilo ile yazılması zamanının geldiğine karar verildi.

Ahmet MuratHafid Savaşkan
Ahmet Murat ve Hafid Savaşkan-60'lar

Ben kliniğe 59 Haziranında başladım. Benden 3 ay kadar sonra Oğuz Lav, bir süre sonra Vehbi Dayıoğlu ve daha sonra Hafit Savaşkan kliniğe asistan olarak geldiler. İşin enteresan tarafı bu 4 arkadaşın da sınıf arkadaşı olmasıdır. Bu bakımdan klinikteki arkadaşlık havası örnek bir çalışma zemininin oluşmasında büyük rol oynamıştır. Vehbi'nin bizimle fazla uyumlu olduğunu söyleyemeyeceğim yapısı, işi daha çok gırgıra alan bizler arasında fazla bir problem yaratmadı. Keza ilişkilerimizde daha ciddi davranan Selahattin de bir süre sonra asistan odasında geç saatlere kadar, gürültü, sigara, poker, sabaha karşı sucuklu yumurta pişirmelerinden şikâyet etmez oldu.

Öğle yemeği genellikle hocalar ile beraber asistan odasında yenirdi. Cevat Kerim Hoca masanın başında, bir yanında Refet ağabey, öbür tarafta Faruk Hoca, sonra bizler kıdem sırasına göre dizilirdik. Osman Hoca hastane yemeğini fazla rağbet etmezdi. O zamanlar hastane yemekleri memleketin bolluk yıllarının göstergesi gibi idi. Her gün haşlama ve kızartma et, arada bir balık, börek, tatlı vs. Şimdiki sade suya tirit ile kıyaslanmayacak kadar zengindi.

Yurdumuzda ilk sivil tıp fakültesi 1867'de "Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye-i Şahane" adı ile açılmıştır. Dermatoloji derslerine farmakolog Nuri Kenan Bey vermektedir. Nuri Kenan Bey 1869'da Paris'e St. Louis Hastanesi'ne Prof. Hardy'nin yanına gönderilmiştir. Bizde ilk bağımsız dermatoloji kliniğinin kurucusu l880'de Nuri Kenan Bey'dir.

19. asrın sonlarında orduda frengi yaygın olduğundan frengi ile mücadelenin elzem olduğu, orduda görevli Von der Goltz Paşa tarafından II. Abdülhamit'e iletilir. Alman makamlarınca Dr.Ernst von Düring'in tavsiye edilmesi üzerine Düring 1899'da yurdumuza gelmiş ve "Prof." titri ile Anadolu'da frengi taramalarına başlamıştır. Düring 1902'de Almanya'ya geri dönmüştür. Düring'in yanında yetişen Celal Muhtar Paris'te  St.Louis Hastanesi'nde 4 sene çalıştıktan sonra 1901'de yurda dönmüş ve Düring'in yerine direktörlüğe getirilmiştir.

Askeri tıp fakültesi modern anlamda 1898'de Almanya'dan çağrılan Prof. Robert Rieder ve Georg Deycke tarafından düzenlenmiştir. Alman ekolü temsilcisi askeri tıbbiye ile Fransız ekolü temsilcisi sivil hocaların gerginliğini ortadan kaldırmak düşüncesi ile Rieder Paşa'nın teklifi ile Haydarpaşa'da yapılan yeni binada her iki tıbbiye birleştirilmiştir.(1909).

Birleştirilen Darül Fünun tıp fakültesinde 1923 yılına kadar Celal Muhtar görevi yürütmüştür. Bu tarihten itibaren kürsü yönetimine Hasan Reşat (Sığındım) Bey getirilmiştir.

Hasan Reşat Bey 4 yıl Almanya'da ve bir süre de Fransa'da çalıştıktan sonra 1913'te  Şam Türk Tıbbiyesi'ne tayin olmuştur. Daha sonra Beyrut Tıbbiye'si müdürlüğüne getirilmiştir. Kendisi 1916 yılından sonra deri ve frengi şubesinde görev yapmıştır. Hasan Reşat, Hamburg'ta Schlling ile beraber monositer lösemi'yi tarif etmiştir. 1933 Üniversite Reformu ile beraber görevinden alınan Hasan Reşat Afgan kralı Nadir Şah'ın daveti üzerine Afganistan'a gitmiş ve Kabil'de Afgan Tıp Fakültesi'ni kurmuştur.

Hasan Reşat Sığındım Hocayı, I96O'lı yıllarda, Sıraselviler'deki mütevazı muayenehanesinde tanıdım. Deri ve Zührevi Hastalıklar Derneği'nin bir iki toplantısı vesilesi ile dernekçilik ile ilgili olan/bir iki eski ve bir iki de benim gibi yeni üyeler, bir araya gelip toplanmıştık. İleri yaşına rağmen dinamik, ilgili, titiz, işine, dermatolojiye, yaşama sıkı bağlı ufak tefek, saygı değer bir hoca olarak belleğimde yer etmiştir.

1933 yılında Atatürk'ün direktifi ile İstanbul Darül-Fünun'u lağvedilmiş ve yerine İstanbul Üniversitesi kurulmuştur. Bu modernleşmede, Vakıf Gureba Hastanesi Cildiye Uzmanı Hulusi Behçet (I890–1948) "Prof." titri ile İstanbul Tıp Fakültesi Deri ve Frengi Kürsüsü yöneticiliğine getirilmiştir.

Prof. Dr. Hulusi BEHÇET

Cevat Kerim İncedayı Hulusi Behçet ile
Cevat Kerim İncedayı ve Hulusi Behçet-1943

Hulusi Behçet 26 Şubat 1889'da İstanbul'da doğmuştur. İlköğrenimine 1895'te Beyrut'ta Fransız okulunda başlamıştır. 1901 yılında Kuleli Askeri Tıbbiye İdadisi'ne girmiştir. Askeri tıbbiyeyi 1910 yılında yüzbaşı rütbesi ile bitirmiştir. Bir yıl stajdan sonra, 1911–14 yıları arasında Gülhane Tatbikat Okulunda, Seririyat-ı Cildiye hocası Eşref Ruşen'in yanında çalışmıştır.

Hulusi Behçet 1914–16 yılları arasında Kırklareli ve Edirne Merkez Hastanelerinde, mikrobiyoloji ve deri hastalıkları üzerinde çalışmalar yapmıştır. Osmanlı yönetiminin, bilgi ve görgüsünü artırmak için, Türk hekimlerinin tercihen gönderildiği Berlin Charite Hastanesinde, Hulusi Behçet 1917–21 yılları arasında, fahri asistan olarak çalışmıştır. Yurda döndükten sonra Gureba hastanesi cildiye şefliğine getirilmiştir.

1933 yılında, yeni kurulan İstanbul Tıp Fakültesi Deri Hastalıkları Kliniği direktörü olarak,  dar imkânlar içinde dermatolojinin çeşitli alanlarında değerli çalışmaları bulunan Hulusi Behçet, özellikle frengi ile ilgilenmiştir. Bu konuda en önemli eseri "Klinikte ve Pratikte Frengi Teşhisi ve Benzeri Deri Hastalıkları" dır (1940). Frengi ile ilgili çalışmaları arasında "Emrazı cildiyede laboratuarın kıymet ve ehemmiyeti" (1922), "Frengi Tedavisi Hakkında Beynelmilel Anketlerim" (1924), "Wassermann Hakkında Noktai Nazar ve Frengi Tedavisinde Düşünceler" (1924- N.Ramih ile birlikte), "İrsi Frengi Kliniği" (1929), "Frengi Dersleri" (1936 önemli yer tutar.

Hulusi Behçet, 1916'da, Halep'ten Edirne'ye gelen askerler arasında tespit ettiği Şark Çıbanlı hastalarda yaptığı çalışmalar ile "Çivi arazı"nı tespit etmiştir. 1923'te Şark çıbanının tedavisinde Diatermi ile çıbanların dağlanmasını önermiştir. Ayrıca yıllar sonra Şark çıbanının yerinde tüberkülozun gelişebileceğine işaret etmiştir: "Layşmanya lüpoid".

Hulusi Behçet, Arpa uyuzunun "Pediculoides ventricosus" tarafından meydana getirildiğini göstermiş ve bunu "Memleketimizde Arpa Uyuzlarının Menşei Hakkında Etütler" adlı çalışmaları ile yayınlamıştır(I927).

1935'te Budapeşte'de yapılan uluslararası dermatoloji kongresinde, Hulusi Behçet'e, dermatolojiye katkılarından dolayı bir plaket verilmiştir.

Hulusi Behçet "Behçet Hastalığı" çalışmalarına 1929'da başlamış ve 13 Eylül 1947'de Cenevre'de Uluslararası Dermatoloji Kongresinde, Zurih'in hocası Miescher'in önerisi ile, tabloya "Morbus Behçet" adının verilmesi kabul edilmiştir. Bu şekilde, dünya tıp literatüründe Hulusi Behçet adı, mümtaz yerini almıştır.

İlk dermatolojik dergi Dr.Şükrü Mehmet Sekban'ın editörlüğünde yayınlanan "Emraz-ı Cildiye ve Efrenciye" dergisidir (1920). Bu dergi 1934–47 yılları arasında Hulusi Behçet'in editörlüğünde "Deri hastalıkları ve Frengi Arşivi" adını almıştır.

Ben Hulusi Behçet'i hiç görmedim. Resimlerinden görüldüğü gibi, ufak tefek, titiz, bazı konularda aşırı hassas ve hatta psikastenik denilecek kadar duygusal bir yapıya sahip olduğu izlenimi, bende, kendisi ile yakın teması olan Osman Yemni, biraz Cevat Kerim ve daha çok emektar müstahdemlerin anlattıklarına bakarak yer etmiştir. Hastane kapılarını önlüğünün eteği ile açtığını ifade eden Osman Yemni hocam, arada bir hocasından aynı huyu kapmış olsa gerek. Beyoğlu İstiklal caddesinde Güney apartmanındaki muayenehanesine, son zamanlarında rahatsızlığı nedeni ile gidemediği zamanlar, Osman Yemni hocam yerine baktığını ifade ederdi. Hulusi Behçet 1948 yılında vefat etmiştir.

Ord. Prof. Dr. Cevat Kerim İNCEDAYI

Cevat Kerim İncedayı
Ord. Prof. Dr. Cevat Kerim İncedayı ve Hulusi Behçet-1943

Cevat Kerim 1894 yılında Sinop'ta doğmuştur. Viyana Üniversitesi Dermatoloji Kliniği’nde tekâmül Kurslarına iştirak etmiş; Arzt, Oppenheim, Urbach ile yakın temasta bulunmuş; yurda dönüşünde Haseki Hastanesi Deri ve Frengi servisini 4 yıl idare etmiştir. 1933 Üniversite Reformu ile beraber İstanbul Tıp Fakültesi Deri Hastalıkları ve Frengi Kliniğinde Hulusi Behçet'in yanına verilmiştir. 1949 yılında ordinaryüs’lüğe yükseltilmiştir.

Hulusi Behçet’in vefatı üzerine klinik yöneticiliğine Ord. Prof. Dr. Cevat Kerim İncedayı getirilmiştir. Vakıf Gureba hastanesinde dar bir alanda faaliyet gösteren dermatoloji kliniği 1953 yılında Çapa Kliniklerinde bugünkü bulunduğu binaya taşınmıştır. Reji binası olarak yapıldığı söylenen tarihi yapı, daha önce kliniklerin personelinin yatakhanesi olarak kullanılmakta idi.

İncedayı Almanya'dan dermatolog ve biyokimya uzmanı Doç.Dr.Berta Ottenstein'i laboratuar araştırmaları için getirtmiştir. Yaptıkları araştırmalar özellikle psoriasis ve tüberküloz ile sifilis alanında, dış basında defaatle site edilmiştir.

Cevat Kerim, Lütfü Tat ile 1949 yılında "Deri Tüberkülozu" ve Cemal Pektaş ile beraber "Modern Sifiloloji" kitaplarını kaleme almıştır. Çalışmalarında aşırı titiz, literatürü araştıran, kaleme aldığı yazılarda her kelimeyi titizlikle seçen, yazıya son şeklini vermeden üzerinde bir iki karalama yapan bir mizaca sahipti. Genelde Osmanlı Efendisi tipinde modern, ancak yaşam felsefesi bakımından alaturka bir kişilik sergilerdi. İnsanlar ile ilişkilerinde ilerde kendisine yarayabilecek resmi veya sivil, esnaf gibi kişilerin adlarını defterine kaydederdi. Muslukçu, tamirci, tapu muhafızı, belediye şube amiri, genelde alt kısımda ama gerektiğinde iş yapan kimseler ile irtibatı kaybetmemenin yararları hususunda hocadan hiç ders alamadım. Talebe derslerini her zaman ciddiye almış ve ders günleri geceden evine gitmez; hastaları seçer, o zamanlar slâyt yok, çoğunu benim yazdığım tabloları ayırır, konuyu gözden geçirirdi. Sabah derse konsantre olmak için geceyi hastanede geçirirdi. Direktör odasının yanındaki oda, hocanın dinlenme ve yatak odası idi. Hocanın ders asistanı olarak diğer tatsız bir taraf, hoca klinikte yatacağı zaman geç saatlere kadar beni de bırakmazdı. Şimdiki dekanlık binasının bulunduğu yerde, hocanın odasına bakan bir kır kahvesin mevcuttu. Havalar iyi ise ders hazırlıkları tamamlanınca bu kere kır kahvesinde, ağaç altında peykelere oturur, çay kahve içer, hoca ile sohbet ederdik. O zamanın görgü kurallarına bakarsak, daha ziyade hoca konuşur biz "evet efendim", "hayır efendim" diye hocayı teyid ederdik.

Zamanın güncel konusu 60 ihtilali. Hocanın en merak ettiği husus, acaba kaç kişiyi asacaklar? Bu konuda çeşitli yorumları dinler; kendi fikrini söylemez; az söyleyenden pek tatmin olmaz, aşırı rakamlardan da "Beyim sen de pek gaddarsın" gibi yaklaşımda bulunurdu. Hitapta "Beyim" ile konuşmayı severdi. Ağabeyi Cevdet Kerim İncedayı'nın Halk Partisi'nin ileri gelenlerinden olması, ayrıca iki partili siyasal ağırlıklarda, bir partiye hedef alan hareketlerde, diğer tarafta olanı durumun müsebbibi ve en azından taraftarı gibi mütalaa edilmesi doğaldır. Ancak çoğu ihtilalde görüldüğü gibi, hareket kendi taraftarını da fazla gaza gelerek, en azından mağdur etmiştir. İlgili veya değil, az içinde veya yanında, ancak ikinci aşamada, Osman Yemni hocanın ve daha önde görülen Cihat Abaoğlu'nun kliniğe o zamanlar sıkça gelen Milli Birlik Komitesi üyeleri ile yakınlıkları dikkate alınırsa, 147 olayında ilgileri, zihinlerde istifham bırakarak tarihe mal olmuştur. Şık olmayan bir şekilde, biraz da insan onurunu zedeleyen, zorunlu uzaklaştırmaya muhatap olmak, hocayı derinden rencide etmiş; şahsi eşyalarını toplantı masası üzerine kolilere yerleştirirken "Beyim benim neyimi bulmuşlar?" diye nemli gözlerle hayretini ifade ettiğini hatırlarım.

Cevat Kerim İncedayı'nın Chrysler marka arabası
Ord. Prof. Dr. Cevat Kerim İncedayı'nın Chrysler Marka Arabası KAYNAK: Adem Köşlü Arşivi

Hocanın iki büyük tutkusu vardı. Birincisi 1947 model gök mavisi Chrysler'i... Ona gösterdiği ihtimamı herhangi bir kimseye gösterdiğini zannetmiyorum. Araba her gün temizlenir, parlatılır, tozu alınırdı. Bagajında alet kutusu, dişbudak mikroskop kutusu idi. Klinik önündeki otoparkta en sol yer hocanın, onun yanındaki yer Osman Hocanın açık mavi Zephyre'ine aitti. Sağda kalan son yer ise, daha sonraları Faruk Hoca'nın Belçika’dan alıp geldiği siklamen rengi Vosvosuna aitti. Esasen klinikte başka kimsede de araba yoktu. Parkın hemen önünden hocanın odasının önündeki ağacı sıyırır gibi tramvay geçerdi. Talebe iken hocanın bazen tramvay ile işe gelmesi o zaman için "ne demokratik hoca" yargısından çok, garipseme konusu olurdu.

Hocanın ikinci büyük tutkusu iki oğlu idi. Her geç baba gibi çocukları üzerindeki etkinlik zaafını, okul ile olan problemlerde Osman Hoca ve Refet ağabeyi ısrarla aracı yapması, okul nezdinde aracıları müşkül durumda bıraktığını, yakınmalarından hatırlamaktayım. Bu arada, ortaokul biyoloji kitabını değişik bölümlerinin özetlerini çıkarma görevi, Oğuz ile bana düşerdi. Hoca, her hassas baba gibi çocukların ilgisinden çok müfredatın ağırlığından yakınırdı. Faruk Hoca'nın yeni oğlu olmuş; yemek üstüne kahveler gelmiş, sigaralar yakılmış, Hocanın şekeri biraz daha yükselmiş; hoca gevşemiş, beşuş bir çehre ile " E... Faruk çocuğa ne ad koydun?" diyor. Faruk Hoca da "Hakan efendim diyor." Hoca her olayı, o kadar çocukların ders problemleri ile bağlantılı görüyor ki, birden celallenip "Hakan mı?" diye gürlüyor."Matematikte hakan olsun da göreyim onu!". Hocanın çocuklarının adları mı? Büyüğü "Timur", küçüğü "Babür". Hemen şunu sevinerek ilave edeyim. Hocanın her iki oğlu da kariyerlerinin zirvelerinde yer almışlardır.

Hocanın muayenehanesi, zamanın büyük hocalarının muayenehane semti, Cağaloğlu'nda idi. Klinikten pansumancı ile beraber gidilir; gerekli hastaların pansumanları muayenehanelerde yapılırdı. O zamanlar yeni bir kat almaya karar veren hoca, daha mütevazı semtlerde kat ararken, Osman hocanın tesiri ile Nişantaşı’nın merkezinde yeni bir kat satın almış ve oraya yerleşmişti. Hocalar ile alt kadronun mesafeli olması her vesile ile evde hocanın ziyaret edilmesine imkân vermezdi. Ancak davet veya çok özel bir durumda hoca evinde rahatsız edilebilirdi. Bayramlar özel ziyareti, saygı, nezaket dışında ayrıca mecburiyet haline soktuğundan, hoca hemen her bayram arifesinde, klinikte iyi bayramlar diler "Bayramda evde yokum." derdi. Doktorlar, personel, müstahdem en azından 20–30 kişiyi bayramda ağırlamak külfeti göz önüne alındığında hocaya hak vermemek mümkün değil. Dragos'taki yazlığında Oğuz ile beraber, eşlerimizle bir hafta sonu ağırlandığımızı, şimdi önünden yolgeçen yerde denize girdiğimizi nostaljik bir anı olarak hatırlarım.

Klinik çalışanları toplu halde
Klinik Çalışanları ve hekimleri toplu halde kliniğin önünde KAYNAK: Adem Köşlü Arşivi

Klinikte kardeşlik havası 60 ihtilalinden sonra da değişmedi. Cevat Kerim Hoca 147'li olmuş; yerine Osman Yemni Hoca getirilmiştir. Genç jenerasyon ihtilali benimsediğinden, çoğu klinikte değişiklikler olumlu karşılanmış ve hele, arkasında ak saçlı müzmin doçentlerin el pençe divan durduğu direktörlerin kliniğinde, olay bayram havasında karşılanmıştır. İhtilal olduğunda Osman Hoca 10 senelik doçentti. O zaman için, bu süre pek isyan edilmesi haklı görülecek kadar uzun sayılmayabilirdi. 147'ler haklarını Danıştay'da aradılar ve uzun uğraşılar sonunda, ayni hak ve unvanları ile yerlerine iade edilmelerini sağladılar. Bu durum gerginliği bitirmedi, daha muğlâk bir hale soktu. Osman Hoca bir gün bizleri odasında topladı ve o büyük hocalar geri dönerse, ne yapılması gerektiği konusunda, fikrimizi sordu? Ben, Oğuz, Hafit hemen ayni doğrultuda, yerlerimizi hocalara iade ederiz şeklinde beyanda bulunduk. Zannettiğim kadarı ile, bu Osman Hocanın beklediği cevap değildi. Bize aksine bir şey söylemedi, ama yeni direktörler, eski hocalar geri döndüğünde, makamlarını boşaltmamaya karar verdiler. Bu durumda, yerlerine yasal olarak iade edilen eski direktörler, makamları dolu olduğundan, misafir hoca gibi kliniklerine devam ettiler. Cevat Kerim'in benden bazı taleplerine, Osman Hocanın karşı çıkması, arada biraz benim harcanmama sebep olduysa da, bu husus hiçbir zaman sorun olmadı. Cevat Kerim hocanın 63'te kurulan Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Dermatoloji Kliniğine atanması nezaket hudutlarını zorlayacak, herhangi bir frotman olmadan, konunun kapanmasına yol açmıştır.

Prof. Dr. Osman YEMNİ

Prof.Dr. Osman Yemni
Prof. Dr. Osman Yemni
KAYNAK: Adem Köşlü Arşivi

Osman Yemni 1913 yılında Tunus'un Sus kasabasında dünyaya gelmiştir. İlk tahsilini 1920–27 yıllarında Tunus'ta Fransız kolejinde yapmış; orta tahsilini İzmir'de 1928–34 yıllarında ikmal etmiştir. İstanbul Tıp Fakültesi'nden 1941 yılında mezun olmuştur. 1941–43 yıllarında askerlik görevini yaptıktan sonra, Tıp Talebe Yurdu'nda kalması dolayısı ile Sağlık Bakanlığı'na olan borcun mecburi hizmeti yerine, Şişli Çocuk Hastanesi'nde Deri ve Frengi ihtisası yapması uygun görülmüştür. 1943–46 yıllarında uzmanlık çalışması sonunda Sağlık Bakanlığı kendisini İstanbul Tıp Fakültesi Deri ve Frengi Kliniğine vermiştir. Osman Yemni Vakıf Gureba'da, Hulusi Behçet ve  Cevat Kerim'in yanında 3 sene başasistanlık yapmış ve 1949 Kasımında "Doçent" unvanını almıştır. 1950 yılında açık bulunan üniversite Doçentliği kadrosuna seçilmiştir.

1953 yılında kaleme aldığı "Dermatoloji" ve 1959 'da yazdığı "Deri Hastalıkları" kitapları bu sahada uzun seneler ana müracaat kitabı özelliğini taşımıştır. Çok sayıda yerli ve yabancı dilde neşriyatı mevcuttur. İngilizce ve Fransızcayı çok iyi konuşur; cemiyet hayatını, sosyal ilişkileri severdi. Yurt içi ve dışında çeşitli dermatolojik etkinlerde yer alır; bizleri de bu konuda teşvik ederdi. O zamanlar tedris sisteminde küçük branşların da konferans şeklinde sınıf dersleri mevcuttu. Cevat Kerim'in demir sehpalar üzerinde, Aşağı Gureba'nın o devasa dershanesinde görülmesi mümkün olmayan sifilis hastalarını iştiyakla anlatması ve platin saçlı, kırmızı yüzlü, Avrupai giyimli Osman Yemni'nin dersleri bizlerde daima olumlu izlenimler bırakmıştır. Son sınıfta ise 15 günlük küçük branşların stajı yapılırdı. 55 veya 56 yıllarında, deri stajını yaparken, başasistan olan Cemal Gezen, dermatolojiye teveccüh gösterilmesi için "bakın 31 yaşımdayım ve başasistan olarak bütün imkânlar önümüzde açık" gibi özendirici sözler söylediğini hatırlarım. İzmir Tıp Fakültesinin kurulmasında, Cemal Gezen'in katkıları olmuş ve Osman Hoca'nın yanında başasistan iken, İzmir'de hocadan önce profesör olmuş ve 1961 yılında Osman Hoca'yı profesör olmak üzere, hava alanına, hocanın Zephyr'i ile götürürken, hatırımda yanlış kalmadı ise jüride Lütfi Tat ve Cemal Gezen ile beraber, başka bir branştan biri vardı. Osman Yemni 1961 yılında Üniversite Profesörü olmuştur.

Osman Hocanın geniş bir sosyal çevresi vardı. Bürokrat, işadamı, siyasetçi kanattan geniş bir yelpazeyi, Hocanın önceleri Beykoz, daha sonraları Anadoluhisarı'ndaki görkemli yalısında, senede bir iki defa vermeyi adet edindiği davetlerinde görürdük. Bir yandan bol ikram, diğer taraftan uzaktan gördüğümüz, zamanın medyatik simalarını yakından tanımak, bizler için zevkli değişiklik idi.

Osman Hocanın bir diğer hobisi ve yeteneği arsa-inşaat üzerine idi. Ulus'taki çiftliğini, senelerce yerine göre hekimlik yönünden hastanede verilen hizmetler, yerine göre şahsi dostluklar ile mevzi imar planı ile inşaata açabilmiş ve bu huyunu, ucundan biraz da bizlere bulaştırmıştır. Bu hevesle Anadolu Hisarı sırtlarındaki, şimdi Otağtepe diye anılan bomboş çayırlarda, tepeden boğazın nefis manzarasına bakıp, bana arsa aradığımız günleri hatırlıyorum. Hoca bu arzumu, Ulus'taki arsalarından birini, 1969 yılında taksitle bana satarak bir jest yapmış, ancak 1982'de çıkan kanunla bölge SİT alanı ilan edilerek imara kapanmıştır. Bu suretle, bu konudaki en büyük ümidim hüsran ile sonlanmıştır.

1962 yılında uzmanlık imtihanımı verdim ve 63–64 yıllarında, Almanya'da Münster Üniversitesi'nde, bilgi ve görgümü artırmak üzere bir imkân temin ettim. Aynı imkânları, benden sonra Oğuz, o geri gelince Hafit kullanmışlardır. Hem dış dünyaya açılmak, hem de birer araba ile dönme o zamanların moda girişimleri idi.

Fakültede, I47'1er ile yeniler arasındaki mücadelede, Halid Ziya Konuralp Hoca, yenilerin öne sürmeleri ile, eskilere karşı önder görünümünü almıştı. Yenilerin başını Cihat Abaoğlu çekmekte, Osman Yemni, Bedii Gorbon, Sabahattin Kerimoğlu, Kazım Dağyolu, Adnan Budaras arkalarında duran ağırlık izlenimini veriyordu. Esasen Halid Ziya Hocanın, bu mücadelede taraf olmak gibi bir zorunluluğu yoktu. Ekrem Şerif ile Halid Ziya'nın çekişmesi, Halid Ziya'nın direktörü olduğu İkinci Cerrahi ile Şinasi Hakkı Erel'in direktörü olduğu  "Eksperimantal Cerrahi"nin birleştirilmesine yol açmış ve başkanlığa Şinasi Hakkı seçilmişti. Bu şekilde cezalandırılan Halid Ziya Hoca, o küskünlük ile Almanya'ya gelmiş ve Herne'de başasistanı Saman Belgerden'in evine misafir olmuştu. Maksadı Amerika'ya gitmek; belki biraz fevri bir düşünce ama orada imkân bulursa kalmak gibi bir niyetini, bize ihsas etmişti. Bu vesile ile Münster'de, deri kanserleri ve plastik cerrahi ile iştigal eden bizim Haus Hornheide'de o zamanlar için yeni ve enteresan olan girişimlerini, slâytlar ile sunmuş ve takdir ile karşılanmıştı. Yurdumuzda plastik cerrahinin kurucusu olan Halid Ziya Hocanın çalışma azmini, yıllarca narkozitör olan eşimi, gün ışımadan kliniğe taşıyan bir kişi olarak, yakından bilmekte ve hâlâ ameliyat yapan hocaya esenlikler dilemekteyim.

Osman Hoca genelde geçimli insandı. Bazı idari konularda rijit tutumu, hele özellikle pazartesi günleri büyük vizitte başhemşireyi fırçalaması, vesile bulamazsa dolapların üzerine zorla uzanıp "bu toz ne?" diye sorması, titizlikten çok idari kademeye otoriteyi hatırlatma gayreti gibi gelirdi bana. Zaman zaman, biraz da diyabeti sebebi ile parlamaları üzerine, benim konuyu yumuşatma yaklaşımlarında, bana kırıcı bir davranışını hatırlamıyorum.

Cevat Kerim ile Osman Yemni, görünüş, giyiniş, davranış, hayata bakış açılarından, içtikleri rakı ve viski kadar şarklı ve garplı idiler. Müşterek tarafları duçar oldukları diyabetti. Cevat Kerim'in büyük oğlu Timur, İtalya'da güzel sanatlar ile ilgili tahsil yapmakta, bu arada ciddi boyutlara varan bir gönül ilişkisi gündeme gelmektedir. Baba, Cinne Citta'da filmcilik ile ilgili prodüktör, rejisör o guruptan bilinen bir isimdir. Babaya mektubu ben yazmaktayım, yanımda Oğuz da var. Kapı vurulur. İçeri laborant Ziya efendi gelir. Wasermann teamülü işlememektedir. Hocaya ne yapayım gibilerden bir soru sorar. Hoca hışım ile, konsantre olduğu mektubu bırakır; Ziya efendiye "Mühim mi Beyim? Burada hayati işler ile uğraşıyoruz. Kimine artı yaz, kimine eksi." der. Tabi burada hocanın infiali, ilmi hafife almak değil, yaşlı, Diyabetli bir babanın çocuklarına olan zaafının sonucu idi.

Osman Hoca birbirine zıt gelebilecek guruplar ile rahat ilişki kurabilecek bir yapıya sahipti. İhtilalden önce demokrat parti ricali, ihtilalde ihtilalciler, ihtilalden sonra Adalet Partisi ileri gelenleri ile yakın ilişkileri sürdürmüştür. İhtilalciler ve onların uzantılarının etkinliklerinin azaldığı 65 seçimlerine doğru olan günlerde, siyasetten beklentileri olanlar ön plana çıkmışlardır. Klinikten, arkada Osman Yemni ve Cihat Abaoğlu, yanımdaki koltukta, Adalet Partisi'nde Ragıp Gümüşpala'nın yerini alma mücadelesindeki, Süleyman Demirel'in en büyük rakibi, Saadettin Bilgiç olmak üzere, bir yere götürmek üzere harekete hazırlanırken, üçlü, hattı hareketleri hakkında derin münakaşaya dalmış, memleketi kurtarırken, ben, "Koca Reis+in sigarasının küllerini benim gıcır gıcır arabaya silkeleyişinden halıyı nasıl kurtarabilirim diye düşünüyordum.

Agop KotoğyanAvni Bakkal
Agop Kotoğyan ve Avni Bakkal-60'lar KAYNAK: Adem Köşlü Arşivi

60'lı yılların ilk yarısında, klinik asistanları arasına, Agop Kotoğyan ve Avni Bakkal dahil olmuş ve uyumlu bir ekip senelerce, bir aile havası içinde çalışma imkânı bulmuştur. Biz talebe iken, Cevat Kerim'in derslerinde, İnes Hazan adlı bir hanım asistan dikkatimizi çekerdi. Biz Almanya'ya gidince, orada dermatolojide, erkeklerden fazla hanımların olduğunu görmüş ve bunu yadırgamıştık. İnes'ten sonra kliniğe Mualla Erbuğ asistan olarak gelen ikinci hanım unvanını almıştır. Mualla iyi, hoş, uyumlu bir hanım arkadaşımızdı. Bizlerin şakalarına tahammül gösterir; bazen nöbetlerimizi tutma ricalarımızı pek kırmazdı. Her ne kadar Oğuz, bazı geceler, kliniğe yatmak için geç gelen Mualla'yı kapıda uzun zaman bekletip yalvartmadan içeri almazsa da, Mualla bize bu konularda hiç darılmamıştır. Tek kötü huyu, erkek hastaların genital şikâyetlerine bakmaz, poliklinik müstahdemi emektar Nuri Efendi'ye; "Bak bakayım nesi var" der ve onun koyduğu teşhise göre reçete yazardı. Agop uyumlu, Avni ise zamanın akımına uymuş, olayları sağ-sol, komprador-proleter mücadelesinde menfi gözle görenlerin başında geliyordu. Başta İlhan Selçuk ve Çetin Altan'ın ortamı geren yazıları, tıpta ya hep ya hiç kanunu gibi, ya sağcı, ya solcu olunur. Ortacı olmak yok şeklindeki yaklaşım gençliği çatışma noktalarına getirmiş; aydın kesimin büyük çoğunluğu solculuğu benimsemiş veya bizim gibi tatlı su sosyalistlerini üretmiştir. 66 yılında SSK Nişantaşı Hastanesi'nden kliniğimize gelen Türkan Saylan sosyal görüşlü arkadaşlar arasında yer almıştır. Bu ortamda bir gün, bilemediğim bir neden ile Çetin Altan'ı birisi, herhalde dermatolojik bir sorunu için bana gönderdi. Mecliste işçi partililer engellenip, arada bir dayak yiyor. Bizler solcu görüşte yoğunlaşmış sessiz kitle... Bu ortamda Çetin Altan ile sohbet, olayları yorumlama ve hatıra fotoğrafları çekilmesi, özellikle bizim komprador Avni diye isimlendirdiğimiz Avni'yi çok memnun etmişti.

Önaldı'lar
Önaldı'lar-80'ler KAYNAK: Adem Köşlü Arşivi

60'ı yılların ikinci yarısında kliniğimize Dilek Kocabalkan ve Teoman Önaldı katıldı. Teoman Türk sanat müziği ile meşgul olduğu için kliniğin bundan sonraki toplantılarında, müzik de önemli bir yer almaya başladı. İhtisası süresinde, asistanımız İçten ile evlenip İsparta İzmir arasında hem müzik hem mesleki meşguliyetine devam ettiği hususunda haberler almaktayız. Seneler sonra bir hastamın, İsparta'dan geçerken cildiyeci arama zarureti ile müracaat ettiği hekimin odasında "sizin resminizi gördüm. Hocaları imişsiniz" demeleri, bizlere verilecek en değerli armağandır.

67 yılında doçent olunca, klinik yaşamında ister istemez, nöbetlerden falan çıkma ile, daha genç arkadaşlar ile olan irtibatımızda mesafe oluştu. 70'li yıllarda Şükran Tunalı, Zihni Uzman, Hippi Saçlı Yücel, Orhan Baransü, Gülsevim Azizlerli, Güzin Özarmağan kliniğin asistanlar skalasının renkleri idiler. Şükran, o zamanlar başlattığım deri allerji testlerinde benim asistanımdı. Çalışkan, hiçbir işten yüksünmez, tez canlı, verilen görev veya angaryalarda asla yüzünü buruşturmayan bir karaktere sahipti. Zihni  Kıbrıslı olduğundan, o zamanlar da memlekette birçok malın eksikliği hissedildiğinden, kumaş, çay, neskafe gibi ihtiyaçların temininde cansiperane savaşırdı. Ayrıca öğleden sonra, klinikte her çeşit çaylardan ziyafeti adet haline getirmişti. Yücel doğru, görevini yapan, saygılı, ama hayata alaycı bir gözle bakan, maden keşfederse, inceden işleten bir izlenim uyandırmıştır bende.

Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nin faaliyete geçmesi ile, Cevat Kerim ve Faruk Nemlioğlu hocaların yanında; Hafit Savaşkan ve Agop Kotoğyan da yeni kliniğin kadrosunda yer almışlardır.

Çapa'da Osman Hoca başkan, yanında Nevzat Öke, ben, Oğuz Lav, Türkân Saylan ve daha sonra Dilek Kocabalkan öğretim elemanları ve yerli ve yabancı miktarı kâfi asistan varız. Asistanlar içinde Gülsevim, Orhan, Güzin ilerde öğretim üyesi olan arkadaşlarımızdı.

Ben 1972'de profesör oldum. 73 baharında da eylemli prof. kadrosuna atandım. İlk Ulusal Dermatoloji Kongresi 1966 yılında İzmir'de Cemal Gezen'in gayreti ile yapılmıştır. Almanya'dan getirdiğimiz bir sürü ıvır zıvır içinden bir mikseri satarak temin ettiğimiz 300 lira ile kongrenin bilimsel yanı ile beraber Efes harabelerinde çektiğimiz içinden çok kimsenin eksildiği siyah-beyaz fotoğraflar o günlerin buruk anıları olarak hâlâ albümlerimizi süslemektedir. Her iki yılda bir kongre tanzimi, teamül halini almış ve dermatoloji camiasının çimentosu olmuştur. 70 kongresini Başkan Faruk Hoca, yardımcıları Nevzat, ben ve yine Hafit, Agop kongre heyeti olarak, hafta sonları toplantılarını boğazda balıkçı lokantalarında yaparak, görevi zevk ile birleştirip başarılı bir kongre tanzim etmiştik.

Patolojiden Melih Tahsinoğlu hoca dermatolojik histopatolojiye ilgi duyup, klinikle yakın mesaiye girmesi ile Nevzat Hocanın başlatıp, Dilek hanımın bu konuya eğilmesine yol açmış ve dermatolojinin bu bölümü klinikte sahiplenilmesi sonucunu vermiştir. İşte bu ekiple beraber, başta Tahsin hoca, ben, Türkân, Dilek, Şükran; iki de yabancı uyruklu Arap asistan 3 araba ile yollarda mola vere, tarihi yerleri ziyaret ede, akşamları plajlarda serinleye serinleye üç günde İzmir'e 72 Ulusal Dermatoloji Kongresine gitmiştik.

Mersin'de Lütfullah Aksungur'un düzenlediği 76 kongresi Kıbrıs uzantılı olması nedeni ile daha bir cazip görünüm arz ediyordu. Osman Hoca, benim nasıl gideceğimi sormuş ve kendi seyahatine istikamet vermeyi planlıyordu ki aniden rahatsızlandı ve 14 Nisan I976'da ebedi maşrığa intikal etti. Planları beraber yapmış, ancak gidiş ben, Hafit ve Agop olmak üzere iki arabalık konvoya nasip olmuştu.

Osman Hoca hayata sıfırdan başlamış; bekârlık arkadaşı Koko Kemal (Kemal Koka) bana bazı vesileler ile hocaya Seniha Hanımı istemeye, Beyoğlu, Yeni Melek sokağına kokonun gazoz kamyonu ile gittiklerini hikâye ederdi. Mesleki kariyerindeki yükselmesi yanında, arsa ve bina yatırımlarından büyük maddi imkânlar temin eden Osman Hocanın iki çocuğu vardı. Her ikisi de mazbut, ölçülü, saygılı, çalışkan, herhangi bir sorun olmaktan uzak kişilikte idiler. Oğlu Tarık şatafatlı yaşam ve görüntüden haz etmeyen, hatta çekinen bir yapıda, kendi ayakları üzerinde durma mücadelesinde gibi bir izlenim bıraktı bende. Amerika'da, galiba Salt Lake City'de tahsil veya master sebebi ile bulunurken, babası kendini ziyarete gelir. Hocanın anlattığına göre, Tarık, ikide bir mevcut ışıklardan fazla olanı söndürmekte ve bu durum Hocanın dikkatini çekmekte.. "Oğlum ne söndürüp duruyorsun, elektrik parası kiraya dahil değil mi?" diye sorduğunda aldığı cevap "Ama ampulü ben alıyorum." oluyor. Bu kadar harcama konusunda titiz olan Tarık, zannediyorum Kanada'da kendi imkânları ile baba patentinin dışında ayakta durmaktadır.

Osman Hocanın kızı Rukiye, iyiliksever, sevgi dolu, mütevazı kişiliği ile dikkati çekerdi. Celal Bayar'ın doktoru Recai Ergüder paşanın oğlu, Boğaziçi Üniversitesi'nin eski rektörü Üstün Ergüder ile mutlu bir izdivaç yapmıştır.

Nevzat Öke
Prof.Dr. Nevzat Öke KAYNAK: Adem Köşlü Arşivi

Prof. Dr. Nevzat ÖKE

Nevzat Öke 1927 yılında İzmir’de doğmuş, ilk tahsilini İzmir'de, orta tahsilini Ankara Atatürk Lisesi'nde tamamlamıştır. İstanbul Tıp Fakültesi’ni 1950 yılında bitirmiştir. 1950–51 yıllarında askerlik görevini yaptıktan sonra Haydarpaşa Numune Hastanesi'nde 1952 yılında ihtisasa başlamış ve 1955 yılında Deri Hastalıkları Uzmanı unvanını almıştır. Öke, 1955–56 yıllarında Bolu Frengi Savaş müşavirliğinde bulunmuştur. 1956 yılında Haydarpaşa Numune Hastanesi Deri Hastalıkları Kliniği'nde şef muavini olarak göreve başlamış ve bu görevde 7 sene hizmet vermiştir. Şefi, titiz, disiplinli, eski asker Burhan Urus'tur.

Ben Nevzat Hocayı, 1962'de kliniğimize misafir asistan olarak devama başladığı zaman tanıdım. Ufak tefek, ince kaytan bıyıklı, sonraları pala bıyıklı oldu, çelebi görünümlü, iddiasız bir tip izlenimi bırakmıştı bende. Seneler içinde kendini daha yakından tanıma fırsatını elde edince, bu mütevazı görünüm altında çalışkan, azimli, dürüst, bilgili, saygılı, müzikten sinemaya, edebiyattan gastrolojiye çok yönlü bir kişilik yattığını müşahede ettim.

Nevzat Öke Kasım 1962'de Üniversite Doçenti unvanını kliniğimizde yapılan sınav sonucunda kazanmıştır. Hatırladığım kadarı ile jüride, dermatolog yeteri kadar mevcut olmadığından, İzmir'den, başka jürilerde de bir iki defa yer ala bir Fizik tedavi hocası vardı. Sorduğu ters sorularla da arzu edilen üyelerden sayılmazdı. Öğretim üyeliği hayatımda, kendimi mümkün olduğu kadar adayın yanında, iyi niyetli, aksi olmayan bir jüri üyesi olarak düşünmüşümdür. Ancak insanlar bazen, yargılarında yanılabilirler mi diye tereddüt etmişimdir. Bunda en çok, eskiden hocası olarak imtihan ettiğimiz ve seneler sonra imtihan jürisi olarak bir araya geldiğimiz arkadaşlarımdan bir ikisinin "Hocam sizden korkardık" diye söylemelerinin büyük payı vardır. Beni yanlış yorumladıklarını ne kadar düşünsem de yargıda ne oranda gerçek payı var sorusu zihnime takılmıştır. Gençler jüride daha atak, tecrübeliler daha kısa ifade ile yaşlılar, daha ölçülü olmakla beraber, kendini göstermek isteyen, adayı müşkül durumda bırakmak isteyen jüri üyelerinin soruları da tecrübeli hocalar tarafından niyet oranında ciddiye alınarak etkisiz bırakılırlar.

Nevzat Öke
Prof.Dr. Nevzat Öke KAYNAK: Adem Köşlü Arşivi

1963 yılında İstanbul Tıp Fakültesi Deri Hastalıkları kliniğinde uzmanlık kadrosunda eylemsiz doçent olarak çalışmaya başlayan Nevzat Öke, 1968'de üniversite profesörü unvanını almış ve 1976'da Profesör kadrosuna atanmıştır.

Nevzat Öke, 1965'te bilgi ve görgüsünü artırmak üzere Londra St.Johns Hospital'de 4–5 ay histopatoloji yapmıştır. Deri histopatolojisinde Ankara'da Nur Or dışında bizde Nevzat Öke bu konuda eksikliği büyük ölçüde kapatmıştır. Dilek Koçabalkan, hocadan sonra bu konuda ilgisini devam ettirmiş ve nihayet yenilerden Can Baykal önce gönderildiği Avusturya'da ilk bilgilerin temelini atmış ve sonra bu konuda ilerlemiştir.

Nevzat Öke idari mekanizmada Yönetim Kurulu üyeliği, senatörlük, dekan yardımcılığı yapmış; idari konulara vakıf bir arkadaşımızdı. Ayrıca idari konulardan zevk alan, idari anlaşmazlıklarda, kadro yerleştirmelerinde müracaat odağı idi.

Osman Hocanın vefatı ile kürsü başkanlığına Nevzat Öke getirilmiş ve görevi 1976'dan 1982 yılına kadar başarı ile yapmıştır. Fultaym kanununun muayenehanesi olanların kürsü başkanlığı yapmasına izin vermemesi üzerine yerini Türkân Saylan'a devretmiştir.

Nevzat Öke'nin bilimsel çalışmalarda konuya hâkimiyeti, disiplini, çalışma arkadaşları ile sıcak ve yumuşak ilişkileri kliniğin kardeşlik havasının devamında önemli faktör olmuştur. Fakültenin değeri azımsanamayacak çalışmalarından Tıbbi-Cerrahi El Kitapları serisinde dermatoloji kısımlarını kaleme almıştır.

Nevzat Öke Fransızca ve İngilizce bilirdi. Evli ve Mehmet isimli bir oğul sahibi idi.

Nevzat Hocayı sıcak bir günde Beyoğlu Evlendirme Dairesi'nde bütün kliniğin iştiraki ile evlendirmiştik. Gelin aristokrat bir ailenin kızı Gülümser... Anne Atatürk'ün baldızı, baba Süreyya Paşa tarafından Hayri İlmen... Evde eldivenli garsonlar, etiketin gerektirdiği protokolün ağırlığı hakim... Hayri Bey daha demokrat ve kalender... Kızı daha çok babaya çekmiş. O zamanlar her sene hocalarla geleneksel klinik toplantıları usuldendi. Artan nüfus, ekonomik sıkıntılar bizleri aile yapan bu güzel teamülü de süpürdü götürdü. Nevzat Öke'nin damat olarak Bebek korusunda bizleri ağırlaması o zamanların tatlı hatıraları arasında mutena bir yer alırdı. Ancak seneler, daha etiketsiz yaşamaya alışmış Nevzat Hocaya protokol gömleğinin biraz dar geldiğini göstermiştir.

Nevzat hoca ile yurtiçi ve yurt dışı birçok kongreye katıldık. İlmi kazanım yanında seyahatin zevkini sonuna kadar çıkarmasını bilirdi. 72'de benim arabam ile Nevzat, Oğuz ve ben Venedik'e kongreye gitmiştik. Orada Osman hoca, Ankara'dan Necmettin Gürhan Paşa, Nizamettin Erbakan vs. Osman Hocanın hanımı, yarı kongre, yarı alışveriş geri kalanların anılarında tazeliğini muhafaza etmektedir. 74 Ankara kongresinden sonra Antalya'da Kemer'de yeni açılan İtalyan tatil köyüne gidiş; ertesi gün bizlere katılan eşlerimiz Ferhan ve Gülümser'i hava alanından alış. Türkiye’nin yaşamına yeni katılan ilk tatil köyü konseptinden alınan ilk lezzet. 70'li yılların ortalarında Romanya seyahatlerinin modası var. Hem ucuz bir tatil, hem komünist memlekete komünist Çin'den gelen porselen ağırlıklı bir şeyler alma imkânı Mamaia sahillerini her milletten turistler ile dolduruyor. Bir gün herhalde 5–6 yaşlarında olması gereken Mehmet uzun sayılacak bir süre kayboldu. Biz 5–6 hekim arkadaş telaşlı bir arama sonunda, bizim o ana kadar varlığından haberdar olmadığımız, bir çıplaklar kampını dikizlerken Mehmet'i bulduk. Gülümser'in, bu telaşta yer almadan "Cabarnet"sini yudumlamaya devam etmesine isyan eden Nevzat'ın bıyık altından muzip bir zevk ile sırıttığını hatırlıyorum. Daha sonraları 76 Mersin-Kıbrıs, 82 Marmaris Kongrelerinde Mehmet ile ilgi gereği Gülümser Hanım bu tip etkinliklerde fazla yer alamamıştır. Nevzat bu durumda daha çok benim arabamın misafiri olmuştur.

Oğuz Lav
Prof.Dr. Oğuz Lav KAYNAK: Adem Köşlü Arşivi

Prof. Dr. OĞUZ LAV

Oğuz Lav (İzmir 1930) renkli kişiliği ile ayrı bir başlık altında mütalaa edilmeyi gerektirir. Kendisi ile tanışıklığımız daha fakültenin ilk sınıfında 1950 yılına gider. Her sınıfta değişik hususiyetleri ile ön plana çıkan kimselerin nüvesini teşkil ettiği gruplar mevcuttur. Bizim sınıf arkadaşları arasında o zamanlardan beri hâlâ dostluğu devam edenler arasında Oğuz, hikâyeleri, gezmeleri, şakaları, uyumu, dostluğu, yardım severliği ve samimiyeti ile her zaman aranan bir kişi olmuştur. Yarım asırdan fazla sosyal arkadaşlığımız ve 40 yıldan fazla dermatolojik aile içinde dostlumuzda karşılıklı iyi niyet, yardım ve dostluk dışında hiçbir kırıcı davranışımız olmamıştır. Çocukluktan emekliliğe kadar geçen hayat merdiveninde delikanlı olarak girdiğimiz dermatoloji kliniğinden birer dinozor olarak çıktık. Geriye bakıp çıkamayanların çokluğunu gördükçe halimize şükrettik.

Oğuz psikiyatriye meraklı idi; cildiyeden önce psikiyatriye bir süre devam etmiş ancak İhsan Şükrü Hoca, adayın, Özcan Köknel gibi daha kıdemli olanlar ile samimiyetinin, kliniğin çalışma disiplinini bozabileceğini düşünmüş olacak ki Oğuz'u almadı. Oğuz cildiyeye geldi. Bu bakımdan dermatolojik hayatında psikosomatik dermatozlara özel bir afinite göstermiştir. Çalışmalarının büyük bölümü bu alanı kapsamaktadır.

Toplu-Oğuz Lav
Prof.Dr. Oğuz Lav, Şükran Tunalı, Cemal Gezen toplu halde
KAYNAK: Adem Köşlü Arşivi

Asistanken hocalar gittikten sonra asistan odasında kendi çapımızda pokere otururduk. Birçok sabah, ufak para yerine kullanmadığımız hasta muayene numaralarını dağıtabilmek için poliklinik hademesi kapıya dayanırdı. Oğuz kötü bir pokerci ama iyi bir içici idi. Dermatolojinin yazgısı gibi alkolün tahribatı erken kaybettiğimiz hocalarımızın yaşamlarının noktalanmasında belirleyici rol oynamıştır. Oğuz, doktor arkadaşlarının izini olmadan alkol almamakta, laboratuar bulgularının müsaade ettiği dozaja titizlikle uymaktadır. Şimdi Selimpaşa'da yanımdaki balkonda tek başına dilüe bir kadehi gıdım gıdım yudumlayan Oğuz'a baktıkça, 20 sene önce bu bahçede klinik mensuplarına verilen yemeklerdeki neşeyi buruk bir hüzün ile anarım.

Oğuz hayatta iki şeyi hor kullandı: Karıları ve arabalarını... İlk hanımı sınıf arkadaşımız İnci'den, paşa babasının adını verdiği, şimdi mühendis olan  "Abdullah" adlı bir oğlu vardır. Oğuz'un başından dört nikâh geçmiş; üç hanımı olmuştur. 2 numarayı 4 numarada dublelemiştir. Arabalarına ise hiç bakmazdı. Önce Almanya'dan krem bir V.w getirdi. Neredeyse yağını bile değiştirmeden 74'de büyük fedakârlıklarla onu elden çıkarıp yerine açık mavi 74 bir V.w aldı. Arabasını yıkattığı veya zaruret olmadan bakıma verdiği pek görülmüş değildi. Zaten arabayı gündüz Oğuz kullanır; gece Oğuzu araba evine getirirdi. "Şu arabayı artık değiştir" derdik. "Ben arabayı öğrendim, araba bana alıştı, yolu da biliyor, niye değiştireyim" derdi. Son zaruri revizyonda arabaya verdiği para arabanın değerinden fazla tutmuştu. Ama Oğuz artık her ikisini de pek kullanmadığından ortada sorun olacak bir husus kalmadı.

Oğuz her kesimden çok sayıda dostu olan, akşamları sohbet için bir araya gelmekten haz duyan bir yapıya sahipti. Yaşar Kemal, Orhan Pamuk gibi edebiyattan, daha çok halk müziği olmak üzere müzik alanından, üniversiteden, idari kesimden çok sayıda dostları ile daha çok Rumelihisarı'ndaki köşkte bir araya gelirler; sol tandanstaki sohbetler, ilerleyen saatlerde yerini şahsi muhabbete bırakırdı.

Seyahati çok severdi. Mesleki veya turistik dünyada gezmediği yer hemen yoktur. Yurt dışına çıkma yasağı olduğu zamanlar, arkadaşlarının gemisine miço olarak kaydolup gittiği günleri hatırlarım.

Klinikçe ölçülü şakayı sever ve karşılıklı tolerans gösterirdik. Bunun en çarpıcı misali, klinikte özel birini işletmek için, Agop'u bütün ritüele riayet ederek sünnet etmemizdir. Balonlarla süslü odada, sünnet yatağında, sünnet kepli Agop'u Osman Hoca bile bozuntuya vermeden tebrik etmiş, bahşişini vermiştir. KBB kliniğinde narkozitör olan eşimi düzmece dekanlık belgesi ile kimsenin gitmek istemediği ortopediye tayin eden bir arkadaşımızı, iki emniyet mensubu arkadaşıma o zamanlar yasak olan bir karton yabancı sigara ile yakalatan Oğuz, intikamımızı almış; ancak işin dozunun kaçtığına kanaat getirilmiştir.

Prof.Dr. Türkan Saylan
Prof. Dr. Türkan Saylan
KAYNAK: Adem Köşlü Arşivi

Prof. Dr. Türkân SAYLAN

Türkan Saylan 13–12–1935 tarihinde İstanbul'da doğmuş; Kandilli İlkokulu ve Kandilli Kız Lisesi'ni bitirdikten sonra İstanbul Tıp Fakültesi'nden 1963 yılında mezun olmuştur. 1963–65 yıllarında Sosyal Sigortalar Nişantaşı Hastanesinde ihtisas yaparak uzman titrini almıştır.  Kliniğimize 1966 yılında intisap etmiştir.

1971'de İngiliz Kültür Heyetinin bursu ile İngiltere'de ileri eğitim görmüştür. Türkan Saylan 1972'de doçent, 1977'de profesör olmuştur.

1976 yılınca Lepra çalışmalarına başlamış; Cüzzamla Savaş Derneği ve Vakfı'nı kurmuştur. Dünya Sağlık Örgütü'nün Lepra Danışmanı, Uluslararası Lepra Birliği (ILU) kurucu üyesi ve başkan yardımcısıdır. 1986'da "Uluslararası Gandhi Ödülü"nü almıştır. 1981 yılından beri Sağlık Bakanlığı İstanbul Lepra Hastanesi Başhekimliğini yapmaktadır. 1981-2OO1 yılları arasında İstanbul Tıp Fakültesi Lepra Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürlüğü'nü yürütmüştür.

1982 yılında Nevzat Öke'nin yerine kürsü başkanlığına getirilen Türkân saylan disiplinli, ciddi, sosyal yönü kuvvetli, insan haklarına, Atatürk ilkelerine candan bağlı çalışkan bir arkadaşımızdır.

I989 yılında kurulan "Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği"nin kurucusu ve başkanı olan Türkân Saylan 1990'da Öğretim Üyeleri Derneği'nin kurucusu, İ.Ü. Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi'nin kuruluşunun yardımcısıdır. Birçok dernekten çeşitli ödüller almış; çok çeşitli mesleki ve sosyal derneklere üye olmuştur.

Cumhurbaşkanlığı'nca 2000'de Sosyal Hizmetler Danışma Kurulu üyeliğine, 2001'de YÖK üyeliğine atanmıştır.

50'si yabancı dergilerde, 185'i yerli dergilerde yayınlanmış tıbbi, 160'ı basında yer almış daha çok sosyal veya siyasal içerikli makaleler olmak üzere 395 yayını mevcuttur. Ayrıca dermatolojide iki kitabı basılmıştır.

Türkan Hocanın biri grafiker, diğeri doktor iki oğlu vardır.

Sosyal yönünün kuvvetli olmasından kendine müracaat edenlerin dertlerini halledebilme çabası arasında hiçbir şey yapamazsa hiç bilmediği bazı muhtaçları evinde misafir etmeye kadar vardırdığını duyardım. Bu kadar inayetin, evlerinde rahatı aşırı bozulan çocuklarının da zaman zaman şikâyetçi olmalarına yol açtığı ikinci elden söylenirdi. Ayrıca Türkân Hoca lüks, şatafattan hiç hazzetmezdi. Bu tarz giyimine, yaşamına da yansımıştır. Kullandığı 124 Murat'ı çok bile görüp, 8O'li yıllarda bindiğim Mercedes'ten rahatsızlık duyulması gerektiğini nezaket içinde ima ederdi. Özellikle fazla süslü hanım asistanlardan pek hoşnut olmaz; yeri gelince onları hafif iğneler; "Dişiliğinizi değil, kişiliğinizi öne çıkarın" derdi.

Türkan Saylan yurdumuzda sahipsiz gibi görülen lepra ile ilgilenerek uzun seneler canla başla mücadele vermiş; sayısız arama tarama gezilerine katılmış; lepralı lezyona, kendi gibi yaklaşmaktan imtina edenleri yerine göre haşlamış; ama sonunda bu konuyu disipline etmiştir. Hâlâ lepra hastanesine mesai vermekte ve kliniğe belirli günlerde gelmektedir.

Türkan Hoca ABD başkanlığını 1982–87 yılları arasında yapmıştır.

İstanbul Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı Başkanlığına 1987 yılında Ahmet Murat getirilmiştir.

Prof. Dr. Ahmet MURAT

Ahmet Murat 1931 yılında Kafkasya'da, o zamanın Rusya'sı, Çeçenistan'ın başkenti Grozny'de dünyaya geldi. I938'de Türkiye'ye göç edildiğinde Türkçe bilmediğinden ilkokula 1939 yılında Beşiktaş 19. İlkokulunda başlamış; sırasıyla 47'de Beşiktaş Birinci Ortayı, 1950'de Kabataş Lisesini bitirmiştir. İstanbul Tıp Fakültesi 1956 mezunudur. 1956–58 yıllarında Sivas'ta askerlik görevini yapmış, 1959 yılında İstanbul Tıp Fakültesi Deri Hastalıkları ve Frengi Kliniğine asistan olarak girmiş; 1962'de uzman, 1961'de Doçent, 1972'de profesör olmuştur.

Kliniğimizde çalışma ortamı benim bildiğimden bu yana, çalışmak isteyen için bütün imkânları cömertçe sunan bir durum arz ediyordu. Herhangi ilmi çalışmada, hiçbir şekilde zorluk, arşivi, hastaları kısıtlama, isimlerin, önde arkada olması gibi bir sorunun söz konusu olduğu hemen hiç müşahede edilmemiştir. Bu aşırı arzın, bazı arkadaşların kliniğin materyalini şahsi vakaların şeklinde yorumlamasına yol açtığı görülmüş ve olay iyi niyetle izaha çalışılmıştır.

Yurtiçi ve yurtdışında mesleki toplantılarda değişik meslektaşlar ile tanışma fırsatı ilmi kazanım yanında dostlukların da kurulmasında önemli rol oynar. 60'lı yıllarda Almanya'da ayni klinikte beraber çalıştığımız Japon arkadaşım Mitsuykoshi Honda ile irtibatımız bu konuda güzel bir örnektir. Honda 4–5 defa muhtelif vesileler ile Türkiye'ye gelmiş, misafirim olmuş, Türkiye'yi karış karış gezmiş bir Japon arkadaşımdır. Kendisini ayrıca 81'de Tokyo'daki ve 87'de Berlin'deki kongrede görmüş dostluğumuzu perçinlemiştik. 95'te Yokohoma'daki Ulusal Japon Dermatoloji Kongresi başkanı olarak konferans vermek üzere davetine icabet etmiş arkasından bizleri Japonya'nın görülecek yerlerine mükemmel bir ev sahibi sıfatı ile götürmüştü. Keza 70'li yılların sonlarında Dişçilik Fakültesi ile Alman meslektaşlar arasında İstanbul'da yapılan bir kongrede yazışmalar sonucu Divan Oteli'nden arabamla alıp hastaneye götürdüğüm Prof. Dr. Günter Stüttgen 87 Berlin Kongresinde Kongre Başkanı olarak bizleri ağırlamıştır. Bir diğer güzel anımız da o zaman genç birer doçent olan M.Ali Gürer ve Cengizhan Erdem ile beraber 81'de iştirak ettiğimiz Jakarta'daki sempozyumdur.

Ben yaş haddinden 6 Kasım 1998'de emekli oldum. Yerime Dilek (Kocabalkan) Selçuki seçildi.

Prof. Dr. Dilek KOCABALKAN SELÇUKİ

Dilek 1940 yılında İstanbul'da doğmuş, 1961'de Üsküdar Amerikan Kız Kolejini, 1968'de İstanbul Tıp Fakültesi'ni bitirmiştir. Kliniğimize intisap etmiş ve 1972'de uzman olmuştur. 1979'da doçentlik unvanını alan Dilek Hoca, 1988'de profesörlüğe yükseltilmiştir.

Çeşitli kongrelere katılmış; değişik mecmualarda neşredilmiş, yerli ve yabancı 100'den fazla yayını mevcuttur.

Dermatopatoloji ile uzun zamandan beri ilgilenmekte, bu arada deri kanserlerine özel bir yakınlık duymaktadır. Her tarafa çekilmesi ve istismarı çok müsait olan kozmetolojiyi, bilimsel çerçeve içine çekme gayretinin semeresini almıştır.

Yurt içi ve dışı çeşitli dermatolojik ve mesleki kuruluşlara üyedir. Dilek Hoca ile beraber neşrettiğimiz değişik konuları kapsayan çok sayıda çalışmamız mevcuttur.

Dilek, ABD başkanlığını 2001 yılına kadar sürdürmüş; bu arada Dekanlıkla yakın teması ile harap olan binanın onarımı ve ayni zamanda teknik malzeme temini bakımından büyük imkânlar temin etmiştir.

Dilek Selçuki'nin yerine 2001'de Gülsevim Azizlerli ABD başkanlığına seçilmiştir.

Prof. Dr. Dilek Kocabalkan Selçuki 2007 yılının Mart ayında kendi isteğiyle emekliye ayrılmıştır.

Ayrıntılı biyografisi için TIKLAYINIZ...

Prof. Dr. Gülsevim AZİZLERli

Gülsevim kliniğimize 1973 yılında asistan olarak girmiştir. 82'de doçent, 88'de profesör olmuştur. Özellikle Behçet ve büllü hastalıklar ile ilgilenmektedir. Bu suretle kliniğimiz çok geniş bir hasta materyaline sahip olmuştur. İstanbul Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalımız 1983 yılından beri her yıl 8 Mart'ta Hulusi Behçet adına "Behçet Günü" düzenlemektedir. Behçet hastalığı hakkında ilk enternasyonal kongre 1964'de Roma'da, ikincisi ise 1977'de İstanbul'da yapılmıştır. Enternasyonal kongreler 4 senede bir yapıla gelmektedir. Fakültemizde "Behçet Hastalığı İle Savaş Derneği" ve "Behçet Hastalığı Araştırma ve Uygulama Merkezi" kurulmuş ve çalışmalarına devam etmektedir.

Prof. Dr. Orhan BARANSÜ

Gülsevim ile ayni zamanlarda kliniğimize Orhan Baransü asistan olarak girmiş, ancak askerliği sebebi ile tecil yaptıramadığından zorunlu askere götürülmüştür. Bu şekilde askerlikten sonra 1975 yılında tekrar asistanlığa başlamış ve 78'de uzman, 82'de doçent ve 88'de profesör olmuştur. Öğretim üyeleri kadrosunda bizim jenerasyondan sonra hanımların hâkimiyeti başlamıştır. Orhan tek erkek öğretim üyesi olarak hanım egemen bir kadroda bizleri temsil durumunda kalmıştır. Anabilim dalımıza bağlı Veneroloji Bilim Dalı kurulması ile Orhan Baransü Veneroloji Bilim Dalı Başkanı olmuştur.

Prof. Dr. Güzin ÖZARMAĞAN

Güzin Özarmağan, 1976 yılında kliniğimize asistan olarak gelmiş, 8O'de uzman, 87'de doçent, 94'de profesör olmuştur. Orhan'dan sonra venerolojinin başına Güzin Özarmağan gelmiştir.

Yeni öğretim üyesi arkadaşlarımız özellikle ilgi duydukları konularda derinleşmişler ve çalışmalarını yurtiçi ve yurtdışında Kore’den Kanada’ya, Amerika'dan Avustralya'ya kadar enternasyonal platformlarda sunarak kliniğimizin başarılarına geniş katkılar temin etmişlerdir.

Prof. Dr. Rıfkıye KÜÇÜKOĞLU (SARICA)

Rıfkıye Sarıca daha önce histoloji yapmış ve 1985 yılında kliniğimize asistan olarak gelmiştir. 89'da uzman, 93'de doçent olmuştur.

Prof. Dr. Afet AKDAĞ KÖSE, Prof. Dr. Can BAYKAL, Prof. Dr. Esen ÖZKAYA BAYAZIT

Afet Köse, Can Baykal ve Esen Beyazıt kliniğin en yeni doçentleridir.

Can Baykal Avusturya'nın Graz şehrine bilgi ve görgüsünü artırmak için gitmiş, daha çok histopatoloji ile ilgilenmiş ve döndüğünde kliniğin histopatoloji yanını takviye etmiştir.

2000 yılında intişar eden "Dermatoloji Atlası" ile dermatolojiye kapsamlı güzel bir eser kazandırmıştır.

Esen Bayazıt allerji sahasında çalışmalar yapmakta ve kliniğin allerji testlerini ciddi bir şekilde yürütmektedir.

 

Şimdi geriye baktığım zaman, ben kliniğe ilk başladığımda oğlum Cengiz dünyaya geldi. O günlerde. Refet Ağabeyin, şimdi profesör olan oğlu Sami ortopedide sünnet olmuştu. 60 ihtilalinde Çapa klinikleri olarak, başta Osman Hoca, yaya olarak destek yürüyüşü yapmış, Fen fakültesinin büyük konferans salonunda, geçenlerde vefat eden, Milli Birlik Komitesi üyesi Yüzbaşı Muzaffer Özdağları dinlemiştik. 1971 muhtırasından sonra Sadi lrmak hocamız hükümet kurmuş ancak güvenoyu alamamıştı. Yeni hükümet kurulana kadar Başbakanlığı yürüttüğü günlerde, bir dermatolojik şikâyeti için bana gelmiş ama kapıda Karslı Server kendisine pek beklenen özeni göstermemesi üzerine müstahdemi kaale almadan benim koridorda yürümeye başlamış, koridordan kulağıma Server'in sesi geliyor: "Hop baba, Hop nereye?" . Hocamız müstahdemin davranışını, senelerini fakülteye vermiş olmanın verdiği tecrübe ile yakinen bildiğinden hiç sorun yapmamıştı. 80 ihtilalinde Uludağ'da, Ulusal Dermatoloji Kongresi’ni idrak ediyorduk. Senelerce birçok talebe okuttuk; asistan yetiştirdik; öğretim üyesi yaptık. Her geçen gün bilgi dağarcığımızı genişlettik. Figüran olarak başladığımız kariyerde, jönü oynadık, karakter rollerini canlandırdık; bugün ancak gerektiği zamanlar misafir oyuncu olarak sahnede yer alıyoruz. Zaman hükmünü icra etmekte, dünün yenileri, bugünün eskileri olarak yerlerimizi iftihar vesilesi saydığımız arkadan gelenlere terk etmekteyiz.

Resimlerinden yararlanmamıza izin verdiği için Sayın Doç. Dr. Adem KÖŞLÜ'ye teşekkür ederiz.

  

  WEB MASTER: Mustafa Sütlaş - Bu sayfa en son 19/07/2005 Tarihinde yenilenmiştir.