Ülkemizde Ölüm Zamanının Belirlenmesi ve Otopsi İşlemleri - I

 

Bu hafta ki yazı konum, basın-yayın organlarında 30.08.2005 tarihinde yer bulan bir haber ile ilgili. Önce özetle haberi aktarayım: (http://www.sabah.com.tr/2005/08/30/gnd110.html)

 

Haberin başlığı “Ölen gence iki farklı rapor” şeklinde. Haberde özetle; Batman’ da geçtiğimiz günlerde bir teröristin cenazesinin kaldırılması esnasında güvenlik güçleri ve halk arasında bir arbede yaşanmış olduğu, bu esnada grup içinde yer alan 25 yaşındaki bir gencin öldüğü, bu ölümle ilgili olarak ailenin güvenlik birimlerini suçladığı ve ölümden güvenlik birimlerinin sorumlu olduğunu iddia ettiği, güvenlik birimleri ise yaptıkları açıklamada ilgili şahsın ölümünde sorumluluklarının bulunmadığını, ölümün olaylar esnasında ya da öncesinde başka bir amaçla işlenmiş adi bir cinayet olduğunu belirtmektedirler.

 

Yine söz konusu haberde; Ölen gence önce Batman Devlet Hastanesi' nde otopsi işleminin tatbik edildiği ve bu otopside ölüm zamanının, henüz olaylar başlamadan saat 16.00-17.00 arasında olduğu yönünde bir kanaate ulaşıldığı, ancak gencin ailesi ve avukatlarının itirazı üzerine cesedin Diyarbakır’ a götürüldüğü ve orada yapılan ikinci otopsi işleminde ölüm saatinin 18.00-19.00 arasında olduğunun tespit edildiği, bu durumda eğer birinci ölüm zamanı tespiti doğru ise gencin henüz olaylar başlamadan önce ölmüş olduğu yani güvenlik birimlerinin iddiasının doğru olduğu, eğer ikinci ölüm zamanı doğru ise gencin olaylar esnasında öldüğü ve o zaman da ailenin iddiasının doğru olduğunun ortaya çıkacağı ifade edilmektedir. Ortada, ülkemizde oluşan bir ölüm olayı ile ilgili olarak tatbik edilen 2 ayrı otopsi işleminde 2 farklı sonuca ulaşılmış olduğu gibi bir durum söz konusudur.

 

İşte bu hafta ki yazı konum söz konusu özeti verilen haberden yola çıkarak, ülkemizde tatbik edilen otopsiler, otopsi ile ilgili hukuki mevzuat ve ölüm zamanının ortaya konması konularında olacak.

 

Öncelikle şunu söylemek isterim ki; Maalesef ülkemizde tatbik edilen otopsi işlemlerinde önemli sıkıntılar ve problemler söz konusudur. Buna sebep olan en önemli gerekçe, ülkemizde otopsi işlemlerinin tatbiki ile ilgili hukuki mevzuatta önemli hataların mevcut olmasıdır. Halihazırda uygulanmakta olan hukuki mevzuata göre ülkemizde otopsi işlemleri 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’ nun “otopsi” başlığını taşıyan, 87. maddesine göre tatbik edilmektedir; Bu düzenleme şu şekildedir:

 

(1) Otopsi, Cumhuriyet savcısının huzurunda biri adli tıp, diğeri patoloji uzmanı veya diğer dallardan birisinin mensubu veya biri pratisyen iki hekim tarafından yapılır. Müdafi veya vekil tarafından getirilen hekim de otopside hazır bulunabilir. Zorunluluk bulunduğunda otopsi işlemi bir hekim tarafından da yapılabilir; bu durum otopsi raporunda açıkça belirtilir.

(2) Otopsi, cesedin durumu olanak verdiği takdirde, mutlaka baş, göğüs ve karnın açılmasını gerektirir.

(3) Ölümünden hemen önceki hastalığında öleni tedavi etmiş olan tabibe, otopsi yapma görevi verilemez. Ancak, bu tabibin otopsi sırasında hazır bulunması ve hastalığın seyri hakkında bilgi vermesi istenebilir.

(4) Gömülmüş bulunan bir ceset, incelenmesi veya otopsi yapılması için mezardan çıkarılabilir. Bu husustaki karar, soruşturma evresinde Cumhuriyet savcısı, kovuşturma evresinde mahkeme tarafından verilir. Mezardan çıkarma kararı, araştırmanın amacını tehlikeye düşürmeyecekse ve ulaşılması da zor değilse ölünün bir yakınına derhal bildirilir.

(5) Yukarıdaki fıkralarda sözü edilen işlemler yapılırken, cesedin görüntüleri kayda alınır.

 

Görüldüğü gibi ülkemizde otopsi işlemlerinin nasıl tatbik edileceğini düzenleyen madde 5 fıkradan oluşmaktadır. Bu maddenin konumuzla ilgili fıkrası, 1. fıkrasıdır ve özetle şu şekildedir: “Otopsi işlemleri biri adli tıp, diğeri patoloji uzmanı veya diğer dallardan birisinin mensubu veya biri pratisyen iki hekim tarafından yapılır. Zorunluluk bulunduğunda otopsi işlemi bir hekim tarafından da yapılabilir.” Yani bu madde dikkatle incelendiğinde, otopsi işleminin bir pratisyen hekim (6 yıllık tıp fakültesini tamamlamış, herhangi bir alanda uzmanlık eğitimi yapmamış hekim.) tarafından yapılabileceği ortaya çıkmaktadır. Zaten ülkemizde, elimizde doğru ve net istatistikler olmamakla birlikte, otopsi işlemleri büyük oranda pratisyen hekimlerce tatbik edilmektedir.

 

Otopsi işlemi önemli bir işlemdir, teknik bir işlemdir ve yoğun bilgi gerektiren bir işlemdir. Ülkemizde adli tıp uzmanları, 6 yıllık tıp fakültesini izleyen 4 yıllık bir uzmanlık eğitiminden sonra yetişmektedirler ve uzmanlık eğitiminde, eğitimi alınan ana konulardan ilkini otopsi işlemi oluşturmaktadır. Bu konuda eğitimli olmayan bir hekim, ölüm sonrasında görülen normal değişiklikleri sanki patolojik bir değişiklikmiş gibi değerlendirebilir ya da her ölüm olayında aranması gereken özel belirtileri, bilemeyeceği için, irdelemeyerek ya da dikkat etmeyerek atlayabilir. Her iki durumda da otopsi neticesinde ulaşılan sonuçlarda yanlışlıklar ortaya çıkmaktadır.

 

Ülkemizde 2005 yılında otopsi işlemlerinin eksik ve yanlış uygulanıyor olmasının sorumlusu üst düzey hukukçular ve özellikle de hukuk kökenli siyasilerdir. Avrupa Birliği Uyum Yasaları rüzgarı ile Millet Meclisimizde süratle yasalaşan ceza kanunlarının çıkartılması esnasında 5 adli tıp öğretim üyesi, Millet Meclisine gittik ve söz konusu yasaları hazırlayan alt komisyonun başkanı ile görüştük. Kendisi milletvekili seçilmeden önce büyük bir ilin başsavcısı olarak görev yapmakta idi. Kendisine özetle şu bilgileri aktardık: “Otopsi işlemi teknik ve bilgi gerektiren bir iştir, otopsi işlemiyle ele geçen sonuçlar adalete yön vermektedir. O sebeple bu işlemin şüpheye yer bırakmayacak biçimde doğrulukla yapılması gerekmektedir. Aksi halde ele geçen yanlış bir otopsi sonucundan adalet yanlış yöne gider. Suçsuz insanlar ceza görür, suçlular ortada gezer. Kamuoyu vicdanı rahatsız olur. Bu sebeple çıkartmakta olduğunuz kanunda otopsi işlemini düzenleyen maddeye; “Otopsi işlemini adli tıp uzmanı yapar.” şeklinde bir düzenleme yaparsanız problem çözülecek.” dedik. O da onlarca yıldır hukuk adamı olmanın verdiği tecrübe ve Türkiye birikimi ile bize şunu söyledi; “Ülkemizin her yerinde adli tıp uzmanı yok, ülkemizin bazı bölgelerinde özellikle kışları ulaşım çok zor ve problemli. Eğer o şekilde bir şart koyarsak ülke kilitlenir ve çok büyük hukuki bir sıkıntı yaratmış oluruz.” dedi. Elbette ben o eski hukuk adamı, şimdi milletvekilinin fikrine katılmıyorum.

 

Kendisine şu örneği verdik: “İngiltere’ de her yerde adli tıp uzmanı yok. Cesetler bölgesel merkezlerde otopsi işlemine tabi tutulmakta. Bazen de ilgili adli tıp uzmanı cesedin bulunduğu bölgeye gitmekte. Ülkemizde her savcılık bölgesinde, her an otopsi tatbik edilebiliyor olması şart değil. Otopsi işlemleri bölgesel merkezlerde tatbik edilebilir. Zaman içinde zaten her il ve ilçeye 1 adli tıp uzmanı düşecek şekilde tıp fakültelerinde planlama yapılmakta. Aksi halde yapılan otopsi işleminin doğruluğu çok şüpheli olmakta ve boş yere adalet başka yönlere kaymakta. Bu da ülkemizi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi nezninde zor durumda bırakmakta.” dedik. Ancak kendisi ikna olmadı ve söz konusu madde yukarıda aktarıldığı biçimde yasalaştı.

 

Bu hafta konuyla ilgili son olarak şu anekdotu aktaracağım: Çeşitli mesleki toplantılarda Cumhuriyet savcıları bizlere otopsi işlemleri ile ilgili anılarını aktarırlar. Bu anılar genellikle türler ürperticidir. Maalesef hiç de az olmayarak şu anıyı dinlemişimdir: “Cesede otopsi işleminin tatbik edilmesine karar verdim. İlk hekimi çağırdım. Cesedi görünce kustu, ikinci hekimi çağırdım, cesedi görünce bayıldı. Üçüncü hekimi çağırdım, “Sayın savcım, ben hayatımda otopsi yapmadım, yapılırken de görmedim.” dedi. Bunun üzerine otopsiyi ben yaptım.”. İşte maalesef bu biçimde anıları çok kez dinlemişimdir. Elbette o koşullar altında yapılan otopsi işleminden de bir fayda beklemek doğru olmayacaktır.

 

Haftaya konuya kaldığım yerden devam edeceğim. Haftaya kadar kendinize iyi bakın. 19.09.2005.